26 Aralık 2009 Cumartesi

Bilgisayar başında olmamdan nefret ediyor. Vicdan azabı duyuyorum ekran başında geçirdiğim ve onunla ilgilenmemeyi seçtiğim zamanlardan. Ama o kadar hayatın bir parçasıki artık bu meret, olmuyor işte olmuyor...

Dün akşam üzeri önlüğünü boynuna takmaya çalışıyor ve taaat-mıoooo (takmıyoo) diye sinirli sinirli söyleniyordu elinden alıp "takıyım mı annecim" diyince memnuniyetle başını sallayıp "takıiiimmm" (beni tekrar ederek evet demek istiyor) dedi. önlüğü taktık. "kaaa-vaaa-tı dap-tıııı" (kahvaltı yaptı demek istiyor yani kahvaltı yapıcaz) "acıktın mı annecim" dedim "acıttt-tıın" (acıktın) diye cevap verdi. (mı mi mısın misin eklerini atıp benim söylediğim kısmı tekrar ediyor hep. evet isterim anlamında) "ne yersin" dedimm "çooooo-ba" dedi. "tamam annecim sana çorba ısıtıcam" dedim. (Allahtan evde çorba vardı. Bazen o anda olmayan meyveleri falan istiyor kendimi kötü hissediyorum mevsim geçişlerinde de yaşamayız bu sıkıntıyı inşaAllah) "ta-tıttt beyy" (kaşık ver) dedi. "tamam annecim sana kaşık da vericem" dedim. (ben ona çorba içirirken o da bir başka kaşıkla çorbayı karıştırıyor arada ağzına götürüyor kontrolüm altında olmasına rağmen azcık döküp saçıyor ama iyi yiyor ve kaşık tutma işinde maşaAllah epey ustalaştı) ve bir kase çorba içti. Yeme konusunda ısrar etmemenin semerelerini yavaş yavaş toplamaya başladık. (sabahında da makarna yemişti ve bugün sorunsuz bir şekilde tuvalete çıktı. iki gündür kuvvetli yediği için...)

25 Aralık 2009 Cuma

Yatağın üstünden "anne yattt-tııttt" diyerek süs yastığını istedi.
Dolabın ortasındaki aynada yalnızca burnundan üstünü görebilen çilek, yastığı yere koyup üzerine çıktı.
Zafer kazanmış bir kahraman edası ile, aynadan arkada oturan annesine sırıtarak bir bakış atıverdi.

19 Aralık 2009 Cumartesi

Dilli bebek çilek

Kabızlık sorunu ara ara nüksediyor. Daha doğrusu iştahsızlığının cezasını popocuk çekiyor. Kan ter içinde kalıyor ıkınırken. Ağlıyor sızlıyor doğum yapıyor sanki :( bu süreyi nasıl geçireceğimizi şaşıyoruz. Ama bir iki gün kuvvetli yese kaka yaptığını fark etmiyorum bile. Mucize gibi bir şey oluyor. Tabii seviniyoruz bu duruma. Ne acı…

Kaka geldiği anda koşa koşa yanıma gelip anne “ta-ta deee-di” diyor. (kaka geldi) “ıkın annecim ıhhhh yap” diyorum ve ben de ıkınıyorum. Ikınmayı öğrendi. “Kaka çıkkkk de annecim” diyorum. “Taaa-taaaa çıkkkkkk” diye ıkınıyor kızara bozara. “Çıttt-mıyooooo” diye ağlıyor. Bitince de anne “çıttt-tııı” (çıktı) diyor.

Babaannem geldi köyden. Birkaç kıştır gelmiyordu. Kalp krizi geçirdikten sonra halamlar ilgilendiler memlekette. 3 yıldır görmemiştim. Yaşlanmış iyice. Unutmaya başlamış kimi şeyleri. Kimi insanları. Yakın arkadaşlarını tanıyamadı eşimin simasını hatırlamadı “sarışın mı babası çilek’in” diye sordu. Unutmuş çoğu şeyi. Kıbleyi şaşırıyor namazlarda secdelerinin sayısı artıyor bazen.“İki bebeğimiz var artık” diyor babam. Çilek’i ve babaannemi kastederek. Eskiden sofrada her istediğine uzanıp yerken şimdi geri kalıyor. Tıpkı çilek’in önüne tabak hazırladığımız gibi ona da tabak hazırlıyoruz. Hayatın başlangıcı ve sonu. Bebek doğup ilgi ve bakım bekleyip büyüyoruz sona yaklaşırken de durum aynı. Bebek gibi inat ve aksi dediğim dedik oluyoruz ve bakıma muhtaç oluyoruz. Bunu gözlemlerken ve düşünürken insan bu dünyada her şeyin sahibiyim yaparım ederim pozlarındaki genç ve dinamik bünyenin, aslında ne kadar gafil ve aciz olduğunun farkında olabilse keşke …

18 Kasım 2009 Çarşamba

Hastalığımdan dolayı geçmiş olsun dileklerinde bulunan herkese çok teşekkürler, inşaAllah geçti gitti, şimdi çok daha iyiyim, hastalıktan dolayı kilo verdim (iyice çöp adama döndüm yani) halsizliğimde az buçuk devam etse de, “sağlık ne büyük nimetmiş ya rabbbiiiii” cümleleri eşliğinde halime hamd ediyorum.

Bu süre içerisinde çilek atağa geçti, öğrenmede, şakımada, tekrar etmede, papağanlıkta zirve yaptı. Artık basbayağı karşılıklı sohbet eder olduk. Sanırım sık sık çilek incileri saçacağım buraya bundan sonra:

Az önce uyudu. Emdikten sonra yatağına bıraktım ama hanımefendi me.meden kopmak istemediğinden tekrar vuslata ermek için mızıldanmaya başladı. Almadım odadan çıktım. Yarın için eşyalarımı toparladım dolandım. O yatağında ağlamayı arttırdı. Sonra geldim biraz su içirdim öptüm kokladım geri yatırdım. Böyle durumlardaki rutinimiz yelpazeleme işine başladım biraz sonra elini uzatıp “anne istemiyoo” dedi (bu haftanın güzide incileri öğrendiği, istemiyo musun ve doydun mu sorularına verilen istemiyooooo ve doydunnnn –doydum demek istiyor- cevapları oldu ) yelpazelemeyi bıraktım bu sefer hemen “anne dap, yüüüüdayy dap (rüzgar yap)” diyiverdi !

Öğlen vakti de eline geçirdiği cd yi sallayıp rüzgar yapıyordu bana. “Anne yüüüday” deyip arkasından kendisine de sallıyor ve “oohhhh mişşşşş” diyordu :)

konuşmaya çok meraklı, ne duysam da aynını tekrar etsem diye bir gayret içinde her an. ağzımdan çıkan her kelimeyi aynıyla tekrar ediyor hemen. Şaşırıp kalıyorum. şaşırdığımı görüp bir sırıtışı var görülmeye değer. nasıllll şaşırttımm seni dimiiii der gibi bakıyor yüzüme. keyifleniyor gülüyor.

Geçen gün ben derse gidince anneannesiyle camın kenarına oturmuş karşı evleri seyrediyormuş. karşı binalardan birinde camın kenarında oturan kediyi görmüş herhalde camın dışında falan zannetti ne dese beğenirsinizz "düşeeeeesin düşeeeeeesin". yüksek bir yere çıkarsa ki en büyük zevki sandalyeye ordan da masaya çıkmak. ben hemen "annecim dikkat et düşersin" diyorum. küçük hanım da beni taklit edivermiş.

Hastalığım sırasında çilek de şaşkındı anneme ne oldu der gibi. sürekli maskeyle gezdiğimden yadırgadı bir süre. kucağıma atlayıp atlayıp yüzümden açıkta kalan yanak kenarlarımdan şap şup öptü beni. 1 hafta yattığımdan sıkılıp elimden tutup kaldırmak istedi. her seferinde "annecim hastayım elleme bak her yanım acıyor" dedim. hemen çekti elini benden.

Geçen akşam annem anlatıyor: öğle uykusu gelince kanepeye çıkmış yatmaya yeltenip "yastıtt" istemiş. annem hemen kırlenti uzatmış. bu hanımda koymuş kafayı. ardından kanepenin kenarında duran hırkamı gösterip "ööööötü -ööötü" demiş annem üstünü örtünce de "hassstayımm" diye ekleyivermiş :))

Geçenlerde yanyana uzandık emziriyorum. öğle uykusu vakti. annem sessizce odaya girdi bu hemen kafayı kaldırıp "anaaaaaneeee" dedi. annem "söyle kuzucuğummm" deyince de "yapıyoosuunnnn" diye soruverdi. :))

Bunların hepsi gün içerisinde ona sarfettiğimiz sözler elbette. bir teyp gibi kaydedip yerli yerinde kullanmaya başladı yavaş yavaş. "artık ben de konuşmalara katılacağım ben de burdayım" diyor hanımefendi...

kelebek gribi

Hayat ne kadar hızlı geçiyor

Hergün bir şey oluveriyor bunu yazmalıyım diye düşünürken, bir yeni olay daha oluyor onunla meşgulken bir yenisi daha…

Gündemimiz yoğun, özellikle griple aşıyla kafalarımız meşgul…

Hala çilek’e aşı yaptırıp yaptırmamakta kararsızım. Gönlüm yaptırmamaktan yana, bunu ihmalkarlık olmasından, sonrasında pişman olmaktan korkuyorum. Kendim için kararlıyım yaptırmayacağım. Ama çilek’in sorumluluğu bambaşka. Okulçağı çocuğu olmayabilir ama benimle birlikte dışarı sıksık çıkıyor. Toplu taşımaya metroya tramwaya biniyor. İnsanlarla iç içe, markete, alışverişe gidiyor geliyoruz. Hastalanması an meselesi. Önümüzde iki seçenek var, ya aşıyı olup gripten korunucaz. (Yan etkiler, aşının yeterli seviyede denenmemişliği… v.s. unsurlarını da göz önüne alarak) ya da bu hastalığı öyle ya da böyle geçiricez.

Geçen hafta hastalandım. Boğaz enfeksiyonu, faranjit diye teşhis koydu ilk gün doktor. Ama bence d. gribi ile sonlandı. Yani bu gribi geçirdiğimi düşünüyorum. Öyle umuyorum. Öyle değildiyse de çok üzülücem zira bu derece ağır bir rahatsızlığı tekrar geçireceğim fikri beni umutsuzluğa düşürüyor.

Hastalığın adını kelebek koydum. Kelebek gribi. Nickimden müsemma değil kesinlikle. Madem domuz çokçabuk ürediğinden bu isim konmuş. Ben de çok çabuk gelip geçmesi için bu kelebek ismini layık gördüm. Bir an önce gelip geçmesi için.

Geçirdiğim enfeksiyon 2. ve 3. günde yüksek ateşe dönüştü, her yüksek ateşte sıtmaya tutulduğum gibi bunda da sıtmaya tutuldum. İlaç saatinden ilaç saatine anca düştü ateşim. 1000 lik antibiyotikler ağrı kesici ateş düşürücüler boğaz şurupları… v.s. 3. günde de banamısın demeyince doktora tekrar gittim. Bir başka doktora. Tahlil istedi ve sonucunu beğenmeyince de beni tam teşekküllü bir hastaneye sevketmek istedi. O anda aklıma neler geldi neler. Gerçekten korktum. Çok korktum hemde. Ölüm korkusundan çok çilek’i yalnız bırakıp bu dünyadan gideceğim düşüncesi taş gibi oturdu yüreğime. Doktorun odasında bıcır bıcır konuşan esmer güzeli 3 yaşındaki kızı seyredip ağlamaya başladım. Ya çilek’in bu hallerini göremeyeceksem diye. Aynı hastanede babamın bir arkadaşı olan daha önce bu sayfalarda kendisinden bahsettiğim çocuk doktoru da tetkik etti durumumu. Ve ne dese beğenirsiniz “korkmana gerek yok ciğerlerin iyi durumda, evine git antibiyotiğine devam et, meyve ye bolbol komposto, ayran iç bir şey olmaz” ben domuz gribi mi yoksa ki deyince de “olabilir biz şu anda bütün grip vakalarına o gözle bakıyoruz kendine dikkat et merak etme” deyiverdi. Az önceki korkular birden silindi gitti. Annemin koluna girip yüksek bir moralle ve inanır mısınız sanki biraz da iyileşmiş gibi çıktım ve eve geldim.

O gece ateşim düştü. 3. günün sonunda. Bir daha da çıkmadı, ama halsizlik tam 1 hafta sürdü ve hala hafif hafif baş dönmeleri ve yorgunluk hali devam ediyor. Belirtileri %90 d. gribine benziyor. Dediğim gibi öyle olmasını ve geçip gitmiş olmasını umut ediyorum.

Ölü sayısı her geçen gün artıyor. Salgının aralık- ocak döneminde en yüksek derecede patlak vereceği söyleniyor. Rabbim inşaAllah bu hastalığı millet olarak en az düzeyde bir zarar ile geçirmemizi nasip eder. Amin

22 Ekim 2009 Perşembe

Pardon çilek

Çilek tam bir kopyacı papağan…
Bütün günümüz onunla birlikte oyuncaklarla konuşmak, etraftaki malzemeleri tanımlamak ve duygularımızı ifade eden cümleler kurmakla geçiyor bu süre içinde kaptığı bir cümle olmuş benden:

“ayyyyyyyyy cot dat-tı” (ay çok tatlı)

Eline bir şey aldığında hoşuna giderse hızlıca böyle söylüyor hemen “ayyyyyyy cot dat-tı”

Mı mi li soru sorulduğunda eki atıp hemen cevap veriyor misal: güzel mi denince “cizel”; bitti mi denince “bitti” diye cevap veriyor. Güzel mi sorusuna hakikaten hoşuna giden şeylerde cevap veriyor yoksa susuyor. Süt emip kalktıktan sonra “kapatıyım mı annecim” diye sorunca işine geliyorsa yani geri dönmeyecekse “tapat” diye cevap veriyor.

Hafta içi iki gün zorunlu erken uyanış yapıp metro ile anneanneye gidiyor çilek. Yolda uyanıyor desem yeri. Geçen metrodan iniyoruz ki sabahın iş yoğunluğu ile bir hayli kalabalık. Çilek yüksek sesle “paaadon adam paaadon” diyor. Çok şaşırıyorum eve gidince anneme anlatıyorum gülüşüyoruz. O an bunu rastlantı sonucu söylediğini zannediyorum. Akşam dönüşte yine kalabalık bir metro ve inmemiz gereken yere gelince bu sefer gayri ihtiyari ben “pardon” diyorum önümdekilere. Çilek yüksek sesle “paadon paaadon” diye tekrar ediyor. O anda bu sözcüğü rastlantı sonucu öğrenmediğini, benden kaptığını anlıyorum. Çünkü metrodan inince istasyonda ve yol boyu önümüze geçen herkese “paaadon” diye diye eve geliyoruz.

Yeni evimize geçtik elhamdülillah, eksiklerimizi tamamlamaya ve yeni düzene alışmaya çalışıyoruz. Çilek hala odaların yerini, kaç oda olduğunu kestiremiyor. Beni bulamayıp ağlıyor. Korkularımız hala yerli yerinde bu arada. Bir diğer gelişme ise artık kendi odasında uyuyor olması. Yatağına zaten alışkın olduğu için hiç zorlanmadı. İlk gece sadece 3 haftadır annemde yan yana yatmış olmamızın alışkanlığıyla çok ağladı. Hem de çok. Üç selpak ıslattık gecenin bilmem kaçında. (uykuya ağlamadan yatmıştı ama gece uyandığında tekrar uyumak istemedi) gözleri şişti ağlamaktan. Mahvoldu. Ben de karşısındaki koltukta sessizce oturdum sonra uyudu. Ertesi gece hiçbir şey olmamış gibi uyudu yatağında. Tek sorun geceleri 4-5 kez uyanıyor olması. Odamdan kalkıp yanına gitmek gerçekten çok zor oluyor. Şu gece uyanmalarını sütü kesmeden önce bitirmemizin bir yolu yok mu acaba??


7 Ekim 2009 Çarşamba

Çilek korkusu

Çilek iki gündür korku kelimesine taktı, gölgeli yerlere bakıp sızlanarak kucağıma koşup “ann-ne tooot-tuuu” diyor. Karanlıkta yalnız kalırsa yine korkuyla aynı kelimeyi tekrar ede ede koşuyor kucağıma. Özellikle dikkat etmiştim korkuyu öğrenmemesi için. Ama sanırım bu biraz içgüdüsel, biraz da istem dışı öğrenme ve öğretmenin sonucu oluştu malesef…

Yazmayalı neler oldu neler… koca bir ramazan geldi geçti. Bu sürede ablam geldi gitti, bir kardeşim uzaklara gitti. Kayınvalidem taşındı ve ben de taşındım… hayatımda o kadar çok şey birden değişiverdi ki hızına şaşırmaktan yeni durumların idrakine eremedim.

Kayınvalidem şehir dışına taşındı. Onun yokluğu epey zoruma gitti. Meğer bir büyüğün varlığı ne kadar ihtiyaç oluyormuş…

Ramazanın ikinci haftası da biz taşınma kararı aldık ve bayramın ertesi günü taşındım.

Bir anda oldu bitti herşey. Hiç aklımızda yokken bir rahatlığa eriştik hamdolsun. İnsan yaşadığı sürece, her yeni günde bir sürprizle karşılaşabiliyormuş doğrusu…

Bu arada yeniden derslerim başladı. Çilek haftada iki yarım gün anneannede kalıyor. Bütün yaz göğsüme yapışıp yaşamış olan çileğe bu 5 saat ilk gün çok uzun gelmiş. “Anne me-meett” “anne dütttt” (meme dediğinde kızıyorum hemen süt diye düzeltiyor) diye gezinmiş evde. “Annecim annecim” diye yalvara yalvara her odayı gezmiş. Diğer günler iş daha kolay oldu alıştı şükür. Hala görünmeden, daha doğrusu o uyurken çıksam da, bir kıyafetimi bir resmimi görüp aklına düşmedikçe aramıyormuş beni çok şükür.

Çilek her geçen gün yeni kelimeler öğrenerek şaşkına çeviriyor insanı. Bazı hallerini gördükçe yaşına oranla yüksek zekâlı bir çocuk olduğunu düşünüyor, dahası “böyle bir zekâyı düzgün kullanamazsam eğer” düşüncesi ile kaygı duyuyorum. Her ebeveyn için çocukları özeldir elbette. Kimileri abarttığımı düşünebilir normal olarak... Ama çoğu tavırları, bakışları, dinleyişi, öğrenme hızı, bir duyduğunu yüzde doksan bir daha unutmaması ve taklit yeteneğinin muazzamlığı, yüklemli kısa cümleler kurmaya başlaması… v.s. böyle düşünmeme sebep oluyor. Büyüdüğü zaman insanlar arasından sivrilip öne çıkması gibi bir hayalim asla yok çilek için. Her aile gibi evladımın iyi işler yapmasını güzel yerlere gelmesini, örnek insan olmasını istiyorum tabii ki. Ama bunu dikkatleri üzerine çekerek yapmasını istemiyorum. Bu yaşında dahi her gittiğimiz ortamda zaten çokça dikkat çekiyor. Her duyduğu kelimeyi maşaAlalh barekaAllah neredeyse tam telaffuz etmesi, öğrenmeye karşı aşırı hevesli, istekli olması hemen fark edilmesine sebep oluyor. Bazen onu konuşturmak dahi istemiyorum topluluk içerisinde. Konuşsun istemiyorum. Nazarın hakk olduğuna çok inanırım ve ne zaman çilek dışarıda dikkat çekse ve nazar olduğunu hissetsem, hakikaten çileğin o günü ve gecesi büyük bir huzursuzlukla geçmiştir zira.

Evimin taşınma işleri tadilatı tamamlanmadığı için annemdeyim günlerdir. Evimi, düzenimi özledim. Yeni bir yere geçtiğimin idrakinde değilim henüz. Hala eski mutfağımı eski odalarımı hayal ediyorum kafamda plan yaparken. İlk defa taşındım ve benim için çok hüzün vericiydi. Gelin geldiğim evdi orası. Dahası bazı aidiyetlerime saplantı derecesinde bağlılığım olduğu için tekrar tekrar baktım duvarlara odalara ayrılmadan evvel son kez. Bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Güzel günlerim oldu o evde. Umarım yeni evimde de çok mutlu huzurlu sağlıklı günlerim olur.

Tüm taşınanlara Allahtan kolaylıklar diliyorum. Gerçekten zor işmiş taşınmak…

19 Eylül 2009 Cumartesi

Çilek açılımı

Çilek tam bir peynir yemez…

Daha dilinin ucuna değmesi ile ağzına konan peynir dilimini tükürür. Adını da biliyor tanıyor bir de. “Mee-nirrr” der ama yemez. Ses var görüntü yok hesabı.

Küçük görümcem de bir peynir yemez. Hayatımda ilk kez onu tanıdım peynir yemez olarak… içinde peynir olan hiçbir şeyi, peynirin hiçbir çeşidini yemez. Çok naaaadir yemeğin üzerinde kızarmış kaşardan yer o kadar… ilk duyduğumda çok şaşırmış, ne yalan söyleyeyim bir peynir gurmesi olarak da biraz yadırgamıştım. İlk onda görmüştüm bu durumu. Daha sonra başka peynir yemezlerle de tanıştım ve kanıksadım böyle bir tercihi. Şimdi çileğin peynire tepkili olması korkutuyor beni. Israr etmiyorum kesinlikle. Ama peynir sevmeyecek olma düşüncesi beni çok tedirgin ediyor.

Biraz önce kahvaltısında peyniri gördü ve ısrarla peynir istedi. Parmağını uzata uzata meee-niiiirr anne catayyy (çatalı ver peynir yicem diyor kısaca) dedim yemicek biliyorum ama madem istedi kendi bilir. Mini minacık bir parçayı verdim çatalın ucuyla eline.

Aldı ağzına yuttu!!!

Ardından bir daha istedi. Bir daha bir daha…

Ufak ufak parçalar halinde insanlık için küçük ama kendi için çooook büyük sayılacak bir miktar da peynir yedi!!!

Hala şoktayım. Şaşkınım. Demek ki neymiş hiçbir şey için ısrarcı olmamak lazımmış. Vakti saati gelince her şey güzellikle olabilirmiş. -bu cümleyi daha sonraları tekrar tekrar okuyayım ve kabulleneyim diye buraya not düşüyorum- Devamı gelir mi bu açılımın bilmem ama. Bu bile çok büyük bir adım bizim için...

17 Eylül 2009 Perşembe

Çileksi nağmeler

Çilek çaya pek düşkün, nerde görse bardağa yapışmak istiyor. Anası ise çayı kaynar sevdiğinden ellemeye çalıştığı bardak genelde sıcak oluyor. “elleme annecim sıcak yanarsın!” nidalarından çilek sıcak kelimesini öğrendi.

Ağzına verdiğim ekmek ya da börek dilimi, bir yudum çorba ya da çay eğer hafif ılık bile olsa adı çi-cak hemen yüzünü buruşturup çi-cak diyor. Banyo suyuna da tepkisi aynı :)

Geçen sabah yanımızda yatıyordu. Benden önce uyanıyor malum :P ayağa kalkıp yatak başlığının üzerinde, duvarda asılı kuru çiçeğe erişmeye çalışıyor. Uyku uyanıklık arası fark ediyorum ki başını yatak başlığına çarpıyor. Ardından annn-neeee tafaaaaa acidiiiiii diyor :)

Artık varsa yoksa, elini burksa, ayağının poposunun üzerine hızlıca otursa “an-neee acidiiiii”

Tabii ki bunları benden; düşüp başını vurduğunda “kafan mı acıdı annecim” ya da “sıcak mıydı annecim” sorularımdan öğrendi. Çocukların duygularını ifade edebilmeleri, öğrenmeleri ile mümkün ve de gerekli bence…

Kitaplarını kaldırıp boyuna gelen rafa koymasını öğretmeye uğraşıyorum. Elini uzatıp hepsini devirmesi bir saniye sürerken, toplamak haftamızı alabiliyor :S her kitabı kaldırıp yerine koyuşunda “apeyinnnnn” ya da “aaaa-kışşşş” diyerek el çırpıyor :)

Çilek terliğimi göstererek te-nittt te-nittt diye haykırıyor. -çok duyguyla, böyle ciğerden, bağırarak heyecanla söylüyor :)- “evet annecim terlik” deyince “te-nit a-yatt diyyyyyy” diye ekleyerek gidip terliği getirip ayağıma geçiriyor :)

Tanıdığı şekil ve cisimleri yüksek sesle heyecan ve coşkuyla bağıra bağıra söylemek en büyük zevki. Sokağa çıkınca ağğabaaaaaa, aa-aaaaaç (ağaç) abi-yeyyy (abiler… sokakta oynayan çocuklara söylüyor) evin içinde düüü-me, çi-çek, te-nit, saaaat- a-vi-de (dün yapı markete gittik aydınlatma bölümüne geldiğimizde parmağıyla göstere göstere her yeri inletti avize avize diyee) san-daa-yee, ti-tap (kitap) ve bilumum oyuncakları, ayıcık, kaplan, bebek, miyav v.s. ile meyve kitabındaki bütün meyveleri tektek sayıyor maşaAllah barekaAllah

Bir de kaşıma huyumuz çıktı anne taa-şı… genelde bileğinin üzerini istiyor çünkü ilk ordan öğrendi. Huysuzlandığı zaman sırtını kaşıyorum çok hoşuna gidiyor mest oluyor. tavsiye ederim huysuzlandığında, susturamadığınız bir zamanda ya da bir şeye mızmızlandığında hemen sırtını kaşıyın (söyleyerek tabii hadi gel sırtını kaşıyalım bak ne güzel gibi) acayip işe yarıyor.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Bugünlerde çilek iki kelimeli söz dizilerine ve 4 heceli kelimelere geçti.

Çilekle evin içinde yaptığımız en iyi faaliyet, konuşmak… Başka bir işle meşgul olsam dahi sürekli onunla konuşuyorum, bebekliğinden beri bu böyle, daha ufacık bir bebekken kucağımda onunla evin bütün odalarını tek tek gezerek her şeyin ismini sayardım yüksek sesle. Yine aynı şekilde evin içinde sürekli konuşuyoruz, yaptığım işi anlatıyorum, onun ne yaptığını anlatıyorum… v.s.

Mutfakta tezgah başında bir şeylerle ilgilenmeme ya da ütü yapıyor olmama tahammül edemiyor. Hemen bacaklarıma sarılıyor. İlgisini çekecek bir oyuncağa sesleniyorum, örneğin, miyav nerdesinnn toppp nerdesinnnnn ayıcık nerdesinnnnn gibi.

Durup aramaya başlıyor, sonra el ele tutuşup yüksek sesle aranarak evi dolanıp oyuncağı buluyoruz. (her şey etrafa saçılmış olduğundan oyuncakların hangi köşeden çıkacağı hem ona hem bana bir sürpriz oluyor eğleniyoruz: P)

Bu aramalardan kaptığı sözcük ne-de-tinn? Oldu. Artık evin içinde seslendiği her şeyi böyle çağırıyor. Lavaboya girersem ağlayarak kapıya vurup timooo (kim o) ne-de-tinnn? Diyor.
Çoğunlukla babayı arıyor evin içinde.

Babbb-baaaaa ne-de-tinnn diyerek…

Bir diğer ikili sözcüğü, “an-ne gel”

Genelde uykudan uyandığında beni böyle çağırıyor.

4 hecelilerden sıkça kullandıkları:
a-yap-pa-tı
sa-la-ta-nıt ve
a-naaa-taa-lık

Gömleğimin, kotumun üzerideki her tür zımba ve düğmeyi görünce ddüüüü-meee diye, evin her köşesinde, kıyafet üzerinde, hatta fayanstaki çiçek motifini bile tanıyıp ci-ceeeeeek diye bağırıyor.

Dışarı çıkacağımız zaman, “hadi annecim ayakkabılarını al dolaptan” diyorum. Ayakkabı dolabından sokak ayakkabılarını çıkarıp getiriyor. Otur deyince hemen olduğu yere oturup ayağını uzatıp kaldırıyor giydireyim diye.

Evin içinde sokaktan gelen seslere pür dikkat. Matkap ve kaynak makineleri kabusumuz. Koşarak kucağıma atlıyor ve bitene kadar benden ayrılmıyor. Araba seslerini (korna ya da çoğunlukla hızla geçen bir arabanın çıkardığı ses) duyuncaaa ağğğğ-baaaaa diye heyecanla bağırıyor.

3-4 e takmış durumda.

Oyuncak tahta bir puzzle da sayılar var 0’dan 9’a kadar. Oturup yüksek sesle sayıyoruz onları. Oradan öğrendi. Başka şeyleri de sayarken ben 3 dedikten sonra 4 ü o söylüyor. :)

Bugünlerde güzel birşeylerin olmasını umuyoruz. Dilerim gönlüme göresi gerçekleşir. bir işi yapmışken tam yapmayı seviyorum ben. ötesi berisi eksik, yamuk yumuk veya bir kısmı görmezden gelinerek yapılan baştan sağma iş, hiç yapılmasa daha iyi gibi geliyor bana. çoğu zaman kötü bir huy mükemmeli aramaya çalışmak biliyorum, ama işte huyum kurusun, uykularım kaçar halledene kadar. Dilerim en hayırlı şekilde gerçekleşir.

25 Ağustos 2009 Salı

Başka bir arzunuz???

Bu sabah kahvaltı için çileğe yumurta kaynatıyorum. Bekleyememiş hanımefendi, masanın üzerine eli uzanıyor, gördüğü tabaktan bir tane hurma aşırmış yalanarak geziyordu. Yumurta kaynarken bir yandan akşam yemeği için hazırlanıyorum. Küçük hanım tezgahta bir şeylerle meşgul olmamdan hiç hoşlanmaz yine bacaklarıma sarıp mızıldanmaya başladı. Bir süre sonra “epmek epmekkkk” nidalarını duydum ama umursamadım ardından daha yüksek bir sesle “annnnn-neeeeeeee epmekkk” dedi. Bir baktım mutfak kapısının kolunda asılı ekmek poşetini çekiştiriyor. Duymadım diye bir de bana sesleniyor hanımcım, ekmek istiyor. Ama ekmek verirsem eline tıkanacak yumurtayı yemeyecek, ilgisini dağıtmaya çalışıyorum.“annecim yumurta ister misin” deyince bu sefer “mumutaaa” diye dolandı dizlerime, neyse yumurtasını soydum bekliyor tabii, sonra “sandaaayeeeeeee” diye bağırdı mama sandalyesini söylüyor aklınca. Koy beni oraya diye :) sandalyeye yerleştirdim eline haşlanmış yumurtayı verdim, bu sefer ne diye bağırsa beğenirsinizzz



Çayyyyyyy!
:)



İşte biz kızımla böyle anlaşıyoruz elhamdülillah, aman bu posttan çok iştahlı olduğu anlaşılmasın, yumurtanın beyazı yendi sarısı atıldı, eline verilen salatalık orta yerinden bir kere ısırıldı masasına dökülen yumurta sarılarına bulanıp oynandı



Bu ara me.meye çok düşkün, kucağımda olduğu her an sadece emmek istiyor adı da ne? “me-met” nerden çıkardı bilmiyorum me.met aşağı me.met yukarı, süt diyorum me.met diye cevap veriyor. Neyse bir iki süt dedik anladı. Bu sefer de bardakta süt verip süt dedikçe göğsümü gösteriyor.



Ramazan geldi, havalar iyi gidiyor, bayramın arkası artık kış. Kışlık hazırlıkları bu ara yapılmalı. Zaten tatildeyim diye bezelyeyi kaçırdım hiç iyi olmadı. En sevdiğim sebzelerde önde gelir kendisi. Ama kışa avucumuzu yalıyacağız bakalım



Neyse bloglarda bir kış hazırlığı başlamış biz de eksik kalmadık. Bu sene ilk defa konserve yapmaya karar verdim. Her yıl niyetleniyor ama fırsatım olmuyordu. Bu yıl iyice pekiştirip giriştim. Domates ve fasulye konserveledim.



Domatesi komşumdan aldım Silivri taraflarında yazlıkları var. Mis gibi tarla domatesleri. Güzelce yıkayıp yeşil yerlerini çıkardım kabuklarını soymadım ama sanırım soysam iyi olurdu. Rondodan geçirip güzelce kaynattım. İçine biraz tuz ilave edip suyu çekilmeye başladıktan sonra kaynar halde kavanozlara doldurup baş aşağı çevirdim hepsi bu! Artık kışın, her tür sebze yemeklerinize, çorbalarınıza hatta kahvaltıda sos niyetine bile yiyebilirsiniz. Tam dolmadığı için bıraktığım bir kavanozu iki günde tükettik bile. (Kavanozun tamamını doldurmanız gerekiyor)
Domates kolay fasulye ve diğer sebzenin işi biraz daha uzun.



Sebzeyi sadece üzerine döktüğünüz aynı domates sosuyla ölene kadar pişiriyorsunuz. Ardından tekrar kavanozlara koyup büyük bir tencerede tepelerini aşacak kadar suyun içerisinde kaynatıyorsunuz. Süreyi bilmiyordum ben yarım saatten fazla kaynattım. Artık kapak hafif içeri çekilmiş ve tok bir ses çıkarıyor. Sanırım oldu. Kışa göreceğiz. Bu arada kavanoz kapaklarınızın yeni olması gerekiyor. Yapmak isteyenlere şimdiden kolay gelsin.



22 Ağustos 2009 Cumartesi

Ramazan geldi hoş geldi…

Çok seviyorum ben Ramazan ayını, eline bayram şekeri almış bir çocuk gibi seviniyorum adeta. Bir arada olmayı öğretiyor Ramazan insana. Aile bağlarını, komşu haklarını, yetimi, yoksulu, dahası insanlığını hatırlatıyor insana. Aç kalmak, yılın her gününü aç geçiren insanlarla empati yaptırtıyor. Günü oruçla geçirip aç bir haldeyken, iftarda önümüze konulacak güzelliklerini hayalini kurabildiğimiz için ne kadar şanslıyız diye düşündürüyor Ramazan…

Bir ramazan daha hızlıca geldi. Bugün ikinci günü. Her Ramazan ayının olmazsa olmazları Eyüp sultan ve Sultanahmet ziyaretleri sırasının gelmesini bekliyor. Fuar gezileri, yeni kitaplar, çadırda iftar, közde türk kahvesi, renkli macun şekerleri ve daha neler neler…

Dün akşam ilk iftarda misafirlerim vardı. Misafiri çok seviyorum. Ramazan’da ise apayrı bir keyif veriyor misafir insanın evine, sofrasına… Hep birlikte ezanı bekleyip dualar eşliğinde hurmalarla oruç açmak “Allah kabul etsin, afiyet olsun” dilekleri arasında kaşık, çatal sesleri…
Ramazanın hele bir olmazsa olmazı var ki bahsetmeden geçemeyeceğim.

Gecelerimizin manili Ramazan davulcuları…

Bugüne kadar Ramazan davulcusu ile sahura uyandığımı bilmem, ne bekârken ne de şimdi, ama annemin sahur için bize seslendiğinde kulağıma gelen davul sesi ile uykum silinir giderdi. Niye mi? ben Ramazan davulundan çok korkuyorum yaa!! Şaka değil vallahi gerçek! Uzaktan uzaktan derinden derinden gelen ve gittikçe artan bir davul sesi, ritim duygusu gelişmemiş, “ben geliyorummmmm” demek için çalınan bir davul yaklaşıyor gittikçe artıyor sesi.. korku filmlerinde others ı beklerken çalan tamtamlar gibi… bırrrrr tüylerim diken diken oluyor ciddi ciddi korkuyorum

Bu gece de sahur hazırlarken penceremizin dibinde gümbür gümbür davul çalan amca, hay bileğine sağlık, ne kadar haz etmesem de bu da güzelim Ramazanın bir muştusu, seviyoruz seni milletçek :)

Hoş geldin sefa getirdin, getirdiklerin, öğrettiklerin için şükürler olsun, yanında getirdiğin güzellikleri, giderken bizlere hediye etmen temennisi ile hoş geldin ey şehr-i Ramazan!

10 Ağustos 2009 Pazartesi

sosyal çilek

Bugün liseden arkadaşlarım geldiler. 3 aylık ve 3,5 yaş arası 6 bebeylen harala gürele çok güzel bir gündü. Çok uzun zamandır görüşmemiştik. Bir arkadaşımız yeni doğum yaptı (yeni derken 3 aylık bebeğin anası ne kadar yeniyse) ancak bir araya gelebildik. Normalde 19 mayıs bizim buluşu günümüzdür ve bu grupla 10 yıldır buluşuyoruz o günde. Allahtan böyle özel sebepler de oluyor da görüyoruz birbirimizi.


Misafir ağırlamayı çok seviyorum. Hazırlanmayı beklemeyi… (Evin en toplu temiz zamanları misafir beklerken oluyor bir de. :P O halini görmek hoşuma gidiyor.) geldiklerinde onlarla vakit geçirmeyi… Gittiklerinde ise bir yalnızlık hissi çöküyor içime. Tatlı bir yorgunlukla evimi mutfağımı toparlıyorum.


Son birkaç zamandır bu yorgunluğun tadı biraz kaçar oldu. Ertesi gün grip ve kırgın bir vücutla uyanıyorum. Geçtiğimiz ay bir rahatsızlık geçirdim. Gece acile gitmeler 40 derece ateş titremeleri. Sirkeli soğuk pansumanlar 1000lik antibiyotikler derken iki hafta önce peşine aynı ağırlıkta bir grip. Bugün de yine geri hortlayan bir grip hissediyorum kendimi. Eskiden bu kadar sık hasta olmazdım. Bu kış olduğum gribin haddi hesabı yok. Fark ettim ki ben doğum sonrası bünyemi toparlayamadım. Fark etmemişim ama fazlasıyla yormuş beni bu durum. Güçsüz kalmışım. Şimdi bağışıklığımı yeniden nasıl toparlayacağım bilmiyorum. Anadan atadan kalma otlu saplı çaylı çiçekli bildiğiniz yöntemler varsa paylaşanlara minnettar kalırım.


Çilek bugün 5 bebeyle çok mutluydu. Alışkın olmamasının verdiği tedirginlikler oldu. Mesela yüksek sese dayanamayan kızım yüksek desibelli bebeler her çığırdıkça ağlayarak kucağıma fırladı. Ama yine de çok mutlu oldu çok eğlendi. Onu daha sosyal tutmam gerek bu konuda onu anladım.


Annesinin terliklerini giyip bütün evi ustalıkla dolaşan çilekli bir pozla bu postu bitiriyorum

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Yalaka çilek

Günlüğümüze not düşelim:

Saat sabahın 7’si…
Çilek 4:30 da uyandı. Annesi onu emzirdikten sonra yatağına bıraktı ama çilek geri uyuyamadı. Uyuyamadıkça huysuzlandı ayağa kalktı, ayağa kalktıkça uykusu dağıldı daha da huysuzlandı ağladı ağladı ağladı ta ki bu saate kadar… ve az önce de uyudu.

Çilek bir süredir emerek uyuduğu için annesinin yanında uyumaya alıştı. Tatilde de gece uykuları ile iyice ilerledi bu durum. Sadece annesinin yanında ve onun me.mesinde uyumayı ister oldu. Az önce bahsettiğim durum da bunun bir neticesi aslında. Çilek emdikten sonra onu yatağına geri bırakmama tahammül edemez oldu. İstiyor ki yanımda uyusun. Ben de bu durumun daha fazla pekişmesini ve ilerde daha zor bir çözüm gerektirmesini istemediğim için bu kadar süre ağlamasına göz yumar oldum. Bugün de odaya girip çıkmayı veya tamamen odadan ayrılmayı bırakın, yatağının başında onu yelpazelemeyi (! Ki hava sıcaklığına tahammül edemiyor küçük hanım, o uykuya dalana kadar bir de yelpazeleme huyumuz çıktı!) bırakıp hemen yanı başında olan yatağıma uzanmama bile tahammül edemiyor.

Ama bu sefer canıma tak etti, o inatlaştıkça ben de inatlaştım. Çok yanlış bir durum ama uyku başıma vurdu işte. Odadan çıktım bir ara. İki saatin ardından artık bir süre sonra “annnnnnnneeeeeeeeeeeeeee” diye ağlamaya başladı. Dayanamayıp yanına gittim. Salya sümük yüz göz karışmış göz kapakları kıpkırmızı bir halde gözlerini pörtletip birden ciddileşti. Ağlamayı kesip gayet konuşur bir tonla her harfine özenle basa basa “annecimmmmm” dedi ve bekledi…

Güya aklı sıra hanımefendi “bak sana annecim diyorum gönlünü okşuyorum, hoş ediyorum, hadi sen de benim istediğimi yapıver” demek istiyor küçük hanım!!

Bir süredir bunu hep yapıyor ona kızdığım zamanlarda da yüzümü bir tarafa döndüysem hemen eliyle ya yüzümü kendisine çevirerek ya suratıma eğilerek olmadı yüzünü yüzüme yapıştırıp “annecimmmmm” diyor.

Annesine yalakalık edip yaranmaya çalışmayı da öğrenmiş benim küçük çileğim :)

Hepinizin Berat Kandili mübarek olsun

29 Temmuz 2009 Çarşamba

tatilci çilek

Paldır küldür gidilmiş ve yine aynı şekilde yarıda kesilip dönülmüş bir tatilcikten sonra merhaba…

Tatilcik diyorum çünkü yarıda kesildiği için kaldığı yerden devam etme ihtimali var. Ama Annemler henüz dönmedikleri için hatta haftaya gelecekleri için buradayım. E onlar geldikten sonrada “hadi siz geldiniz bize güle güle” demek hoş olmaz çilek’i çok özlemişlerdir o yüzden bir süre daha buradayım. Ders çalışmaya çok uzun ara verdim onun ayrı vicdan azabındayım derken artık evimdeyim işte.

Dönüş çok yorucuydu. Çileği deniz otobüsü tuttu fena halde. Çok dalgalıydı üstelik deniz. Çok doluydu otobüs… havalandırma yetmedi havalanmamıza… dalgalarla boğuşa boğuşa, bütün otobüse seyir ola ola geldik herkes çilek’i oyalamak için seferber oldu. Oturmak istediğimiz yer için bir bayan yer verdi. Yanımızda oturan genç bayan kusma nöbetine yaklaşan çilek için çantasında ıslaklarının olduğu poşeti boşaltıp verdi yol boyu oyaladı v.s. derken gece yarısı evimize vardık. Yatağımı çok özlemişim. İstanbul’u beklediğimden daha serin buldum. Mutlu mutlu yatağımda uyudum o gece…

Tatilde neler yaptık pek bir şey yapamadık aslında. Evimiz bir yılın rehaveti ile azcık tadile ve tabiî ki temizliğe ihtiyaç duyuyordu. Hava müsaade ettiği sürece denize girdim. Birkaç gün çok dalga ve fırtına vardı hava bulutluydu v.s.

Denizi sevmedi çilek.. ne hayallerle hazırlıklarla düşmüştük yola. Simidi, güneş kremi… ama sevmedi işte. Balkondan seyretmeyi tercih etti. Kumlarla oynamaya dahası onları ve aralarından bulduğu izmaritleri yemeğe bayıldı.

Saçları uzuyor ve nihayet annesi iki kulak yapıp lastik tokalarla bağlayabiliyor. Bu mutlu bir haber :)

Çilek maşaAllah barekaAllah her çocuk gibi yaşıtlarına karşı çok ilgili. Özellikle kendinden birkaç yaş büyük olanlarla ki onları abiiii ve abaaaa olarak çağırıyor. Yalnız buraya dikkat kızları aba erkekleri abi olarak ayırt ediyor maşaAllah barekaAllah. Ayrıca söyleyişi de çok tatlı abi derken a harfine şapka koymuyor hızlıca söylüyor. Aba da ise ikinci a da şapka var uzatarak söylüyor :)

Çilek’in farklı bir çocuk olduğunu düşünüyorum. Öğrenme hızı oldukça iyi maşaAllah barekaAllah. Yeni kelimeler duymak ve onları tekrar etmek en büyük zevki. Pek çok kelimeyi telaffuzu da % 70-80 anlaşılır. Halasını amcasını ismiyle çağırıyor. Babaannesine dedesine güzelce sesleniyor. Arabaları parmağı ile göstererek “avava” diyor habire. Ağaçlara aaç diyor. Net bir şekilde anahtar, Ahmet, Aylin diyor. Annecim kelimesine babacım ve dedecimi de ekledi maşaAllah. Ve dahası bir süredir şarkı söylerken (ki çilek mutlu olduğunda kendi kendine şarkı söylüyor) seçtiği kelimelerin sonuna eklediği “iii-dann-naaa” kelimesinin ne olduğunu çözememiştim bir süre. Sonunda başına eklediği gerçek kelimesi ile söylediğinde kastettiğinin ne olduğunu anladım ve dünyalar benim oldu. Bir şekilde birimizden duymuş öğrenmiş. Demek istediğim işitsel olarak eğitilmeye çok açık bir çocuk çilek. Umarım bu özelliğinden en iyi şekilde faydalanabiliriz.


9 Temmuz 2009 Perşembe

Papağan çilek

Bu aralar maşaAllah barekaAllah çilek ağzımdan çıkan pek çok kelimeyi anlaşılır bir sesle net bir şekilde tekrar ediyor ve bu konuda oldukça hevesli. Bazen bakıyorum baskalarıyla konusurken agzımdan cıkan kımı kelımelerı seçiyor ve tekrar edıyor anlamını bilmese bıle…

Babasının ısmını cok net bır sekılde soyluyor maşaAllah barekaAllah

Halasının ismini de.

Annemmmm diyor ustune basa basa. Ve de annecim diyor :) eriyorum sanki o anda. Elim ayağım kesiliyor düşeceğim sanıyorum. İçimde kelebekler ucusuyor sankı kıpır kıpır. Alıp ıcıme ıcıme sokasım gelıyor o da farkında tabii benı nasıl mest ettiğinin… ardı ardına kıkırdaya kıkırdaya tekrar ediyor.

Başına buyruk oldu ıyıce…

Dısarı cıkmaya gorelım pusetsız. Ya da bır alısverıs merkezıne gitmeyelim kazara. Elimi tutmamak için yırtıyor kendini çığlık çığlığa. 3 ay önce elimi bıraksa da ah kendi yürüse diye gözünün içine bakıyordum hanımın. O da tek parmağımdan dahi olsa tutmadan adım atmıyordu. Şimdi kollarını birbirine yapıştırıp sağa sola sallanıp çömelip kalkıp tutma bir yerimi diye basbas bağırıyor. Yetmiyor ben bu tarafa gitmek istiyorum diyerek her defasında benim onu götürmeye çalıştığım yönün aksine gitmek istiyor.

Arabaların altına kaçan kediler için durup kaldırımdan inip dizlerinin üzerine oturup arabanın altına eğiliyor. Belkı bıraksam emekleyecek hanımefendi.

Yeni bir şey giydiğinde nasılda farkına varıyor görülmeye değer. Önce eğilip üzerine bakıyor sevinçle dokunuyor kıyafeti okşuyor önce. Sonra aynanın karşısına geçip sağa sola sallanarak üzerini seyrediyor. Aynada kendisine bir cilveli tebessüm edişi var parmağımı ısırasım geliyor şaşkınlıktan.

İştahsızlık aynen devam. Artık kılo tartımı ıcın ne doktora ne saglık ocagına gıtmıyorum. Boyundan da haberım yok. Saglıklı mı saglıklı… gerısını onemsemıyorum.

Bir ayı geçti dort azısını da patlatalı... 10 dıslı bır canavar o artık

Kabızlıkta aynen devam.

Bizden son haberler bunlar…

18 Haziran 2009 Perşembe

Karıncayiyen çilek

Çorbanın içinden ağzına gelen kıymaları pıt pıt dışarı atan kızım, yerde gördüğü karıncalara aynı müsamahayı göstermiyor maalesef…


iki kez benim rastlama fırsatı bulduğum vakıanın birincisinde karınca belden aşağısını kaybetmiş mevta olmuştu. İkincisinde çileğin dilinin üstündeki tükürükte bulamaç olmuş kendinden geçmiş karıncayı kurtarıp çıkardığımda, hayvan sevinçten ne tarafa gideceğini şaşırdı, çılgına döndü, eminim epey dua etmiştir arkamdan…


bütün çocuklar mı böyle yoksa kızlar mı ya da sadece benim kızım mı… acayip babacı… Akşam olup kapının zili çaldığında çılgına dönüyor çilek, babasının geldiğini hemen anlıyor, onu gördüğü anda kucağına alması için kendini paralıyor, elini yüzünü yıkamasına bile müsaade yok, boncuk boncuk yaşlar akıtarak ağlıyor al beni diye… Bütün ihtiyaçlarını ben gördüğüm halde neden kendini paralayarak babasını ister bu velet anlamıyorum. Alındığımı çaktırmamaya çalışarak bu durumdan yararlanmaya çalışıyorum “babası baksana özlemiş seni, alsana kucağına ağlatmasana, üstünü giydirir misin hayatım, biraz aşağıya indirir misin? v.s.” gibi durumlar mümkün mertebe sık yaşanmaya çalışıyor. Tabii paşanın geç vakit gelip yorgunluktan bitmiş durumda olduğunu da hesaba katmak gerekiyor.


“Uyumadan önce hadi kızım babana hayırlı geceler de, uyumaya gidiyoruz” dediğimde, elimi tutup arkası dönük bir yandan yatak odasına yürürken diğer yandan arkasına bile bakmadan arkada kalan babaya el sallıyor. Ya da “biz gidiyoruz” dediğim anda bazen de kapının önünde birisinin kucağına atladığı anda geride kalanlara el sallamaya başlıyor. “Hop nereye seni götüren var mı ki” gibi soruları havada kalıyor. İçerideki çağırsa da “ııııh” diye kendini geri o şahsın kucağından daha da ilerilere atıyor. Yer değiştiriyoruz bu sefer kapıdaki kişiyle, o içeri, içerdeki dışarı, bu sefer kapıya kim geçtiyse onun kucağına atlıyor.


Topitop delisi… bir videosunda elinde topitop bir yandan yalıyor bir yandan da burnuna tutup sesli sesli soluyarak kokluyor :) tadı neliydi acaba epey kokulu bir taneydi herhalde hemen koklayıp hem yiyor


ağzına aldığı ekmek, makarna, kurabiye parçasının dışarıda kalan kısmını o miniminnacık avuç içiyle ya da elinin tersiyle acemice içeriye öyle bir tepiştiriyor ki görmeye değer, sanki çok iştahlı biriymiş, ya da üç gündür açmış gibi…


“ağzında ne var” ya da “dişlerine bir bakıyım” deyince hemen ağzını açıyor. Tabii yerden muzur bir şey aldıysa “ne var ağzında bakıyım” dendiğinde topuklayıp kaçmaya çalışıyor. Her seferinde kızıyorum ağzına alma yerden bir şeyi diye. Dudak büzüp ses tonuma göre bazen ağlıyor. Ama nafile yine alıyor yine…


Kendi kendine oynarken konuşmalarını biri dinlese çok önemli bir iş anlatıyor sanır. Bıdır bıdır bir konuşuyor bir konuşuyor kafam şişiyor bazen. En çok kullandığı bir kelime var “midammiş” ne demek acaba kendi dilinde diyor diyor bunu diyor. Bir de kelimelerin sonuna bu mış miş ekini hep koyuyor sanki yüklemli cümle kuruyormuş gibi…

tam anlamıyla bir kedi hastası… miyav diyor geziyor. İki tane oyuncak kedi var, yalaya yalaya oynuyor onlarla. Dışarı çıkınca bir kedi görsün araba altlarına kaçan. Sokak dolusu çığlıklar atıp peşinden koşturuyor.

telefon konuşan birini görünce elindeki telefonu kapıp ıkına sıkına ağlar gibi konuşarak telefonla konuşuyordu bir ara. Şimdi eline geçen her şeyi, terlik, toka, fırça v.s. kulağına götürüp ciddi ciddi bir şeyler konuşuyor.

Paşanın elinde mp3 çalar kulaklığı gördü birkaç kez. Dahası babasının bunu kulağına götürdüğünü fark etti. Aynı şeyi kendisi de yapıp bir de ses geldiğini görünce gözler faltaşı gibi açılı verdi. Şimdi bir yerlerde kulaklık bulsa ilk iş minicik parmaklarıyla ucundan tutup kulağına götürmek oluyor. Dün halasının kulaklığını aldı aynı şekilde. Müziği de duyunca bir de, oynamaya başladı üstüne :)

Yaz geldi, küvet sefası başladı. bir süredir banyoda ayakta yıkıyorum çileği, tutuyor bir kenardan, 5 dk da çıkıyoruz. Uzun zamandır ilk kez küvetini doldurdum. Banyonun önüne antrye koydum. Ben de bir yandan ütü yaptım karşısında. Bir saatin sonunda sıkıldı ayağa kalktı çıkmak istedi. Çıktığında ayaklarının altı bu durumda idi :)



11 Haziran 2009 Perşembe

Bir süredir turistlerin sırtında bebeklerini taşıdıkları bir sistem görüyordum. Sistem diyorum çünkü oldukça mekanik bir alete benziyordu. Her taraflarında demirler olan bu taşıma çantası çok dikkatimi çekmişti belki haberiniz vardır. Sonunda isminin kokopax olduğunu öğrendiğim bu ilginç sistemi internette inceledim, hoş bir şeye benziyor. Sırtında ufaklığını cesaretle taşımak isteyenler için ideal :)






Slingleri internetten inceledik, çözdük, taklit ettik, ürettik ve kullanıyoruz. Haydi arkadaşlar sıra bu aletin yapımına geldi :)

10 Haziran 2009 Çarşamba

Hüzünlü bir zaman…

Her daim kendisini örnek aldığım, mezun olduktan sonra sürekli kendimi ona göstermek için gayret sarf ettiğim, bir gün yanına gidip de “işte bakın tıpkı istediğiniz gibi bir hoca oldum” demenin hayaliyle vakit geçirdiğim her hatırladığımda hayırla andığım sevgili üstadım, yolumu kendisi çizmiş insan, sadece onun hareketlerini örnek aldığım değerli hocam geçen çarşamba hakkın rahmetine kavuştu.

Ne mutlu ona ki 40 yıllık hocalık hayatına ne öğrenciler sığdırdı. Hepsi onu sevdi, saydı, hayırla andı. Onu sevmeyen bir tek kişiye rastlamadım bu güne dek. Vefat ettiği anda bile bir sonraki gün fakültenin tatile girişinin kutlamak için öğrencilerini pikniğe götürmenin hazırlığındaymış canım hocam…

Bana öğrettikleriyle gurur duydum hep. Bildiğim ne varsa onun eseri… ben de derslerimde hep onun gibi bir eğitmen olmak için uğraştım, hep onu taklit ettim. Öğrencilerime hep ondan öğrendiklerimi, aynen öğrendiğim şekilde öğrettim ve adını çokça onlara zikrettim. Yeri geldi derste onun yaptığı nükteleri ben de yaptım, öğrencileri, aynı onun bizi güldürdüğü gibi güldürdüm. Aynı onun gibi disiplinli oldum. Gözümün önüne onun sert azarlayan yüzünü, kulaklarıma sesini getirdim, öğrenciye öyle hitap ettim. Hep onu taklit ettim, tıpkı onun gibi fairouzu dinlemeyi, şarkılarını anlamak için uğraşmayı, sözlerini bulmayı sevdim. Her dinlediğimde hocamı anımsadım.

Mekanın cennet olsun hocam, biz öğrencilerin senden bin kere razı olduk, rabbim de senden razı olsun inşaAllah
Amin…

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Yazmayalı ne çok zaman olmuş…

İnsan başına oturunca, bir post yazınca eli alışıyor sanki; yarına bir daha, bir daha yazası geliyor.

Yazmadıkça da uzuyor uzuyor zaman… Ara verdikçe insanın eli varamıyor bir türlü…

Neler yaptık biz bu zamanda…

Önce bomba haber ki çilek yürümeye başladı,

Bıdık kızım benim,

Çilek aslında yaşına varmadan adımlarını atıyordu birer ikişer, “hadi kızım, aaaaa bak kızım, hadi yürü kızım” gibi gazları alınca iki kişi arasında gidip geliyordu. Eline bir oyuncak alınca fark etmeden tay duruyor fark eder fark etmez korku dolu gözlerle hemen poposunun üzerine atıyordu kendini bile isteye… “Kızım zaten yürüdüğünde düşmekten korkuyorsun niye atıyorsun bile bile kendini yere??” diye hayıflanıyordum ama o anlamıyordu tabii. Hatta bir ara iki yaşına kadar böyle giderse ya yürümezse diye bir korku sardı içimi. Zira çok uzun zamandır sıralayan ve iki yer arasında zorla da olsa rahatça yürüyen ve yürümenin tadına varan bir çocuk neden hala emeklemeyi seçerdi ki?

İşte bu sebeplerden bu gidiş gelişler artsa da kendi isteği ile yapmadığından yürüyor saymıyordum çileği. Ta ki iki hafta öncesinde artık gözümün içine bakıp sırıta sırıta elini bırakıp bırakıp sağa sola yürüdüğünü görene kadar…

Evet, artık bence çilek şimdi yürümeye başladı. Kendi isteği ile sağa sola gitmeye başladığından beri. Her ne kadar yere eğilip bir şeyi alıp doğrulup yoluna devam etmeyi başarsa dahi, oturur haldeyken ayağa kalkıp devam edemiyor, yakın bir yere emekleyip kalkıyor. Bazen halen yürümeyi değil, ama emeklemeyi tercih ediyor. Sürekli “çilek ayağa kalk annecim, bak sen yürüyebiliyorsun hem de çok güzel yürüyorsun” diyorum, bunun üzerine omuzlarını silkerek “ı ıhh” diye bağırıyor :) Ama olsun, kızıma haksızlık etmeyeceğim daha fazla, rabbime hamdolsun ki kızım baya baya yürüyor…

Bir diğer haber de dişlerden…

Çilek çok uzun bir süredir 6 dişle geziyordu. Yaklaşık olarak 9. ayında 5. ve 6. dişleri gelmişti. Üst ön dişler yani. 3-4 aydır dişlerden ses yoktu ki ne görelim çilek azı dişini patlattı. Çok ilginç bir durum, yanlış hatırlamıyorsam Mısır Patlağı’nın kızı Nazlı da azı dişlerini öncelemişti. Şimdi korkum ya ara dişler sığmazda yamuk yumuk çıkarsa. Çünkü çileğin ön dişlerinin arası aralık. Bu demek ki dişleri seyrek çıkabilir. Umarım böyle bir sıkıntı olmaz.

Son olarak gezmelerden bahsedelim

Çilekle uzak gezmelere çıkmaya başladık biz. Sanki gittikçe de uzaklara gidiyoruz :S Paşa’nın sabrını sınıyoruz galiba :P dahası haftaya peş peşe iki gün uzak yerlere gezmeye davetliyiz. Nasıl izin alacağız bakalım :)

Herkese sevgiler…

6 Mayıs 2009 Çarşamba

yaşasın!!!!

Teyze olucammmmmmm!!!

24 Nisan 2009 Cuma

Her insan gibi geçmişime dair kimi pişmanlıklar taşıyorum ben de… yaşamasaydım, ya da keşke yaşasaydım dediğim pek çok şey… ya da geriye doğru büyük bir özlem, hatırlama… kimi zaman geride bıraktığım güzel günlerin hatıralarında kaybolmuş buluyorum kendimi, bazen hüzünlenip ağlıyorum. Biliyorum ileride de bugünler için aynı his ve iştiyak içinde olacağım.

Anladım ki ben an’ın zevkini alamıyorum.

Eskiye dair bir ilgimi canlandırdım bugün. Eski derken birkaç sene önceye aslında. Sevdiğim bir ruh hali ve dahası özlediğim zamanlar olduğu için adı “eski” oluverdi belki de.

Bahsettiğim kavuşmam, edebiyat okumalarım. Birkaç sene evvel özellikle divan edebiyatı ağırlıklı eserlere bir sevda başlamıştı bende. Ardından tarihi ve tasavvufi tarzı romanlara sarmıştım. Edebiyat lise yıllarında boş ve basit gelirdi bana her aklı havada gençlik gibi… Sonrasında bu büyülü âlemin sarhoşluğunda kayboluverdim işte. Bir müddet ara verdim meşgalelerden. Külleniverdi bu heyecan belki de.

Bugün yeniden uzun zamandır elime almadığım yarım kalmış bir kitapta aynı aşkı yakaladım. Üstü örtülmüş pek çok hatıra canlanıverdi gözümde. Gerilere gidiverdim birden. Yakın tarihlere ama derinlere, çok derinlere…

----------

Hava çok güzel…

Bu kış üzerimden atamadığım müzmin bünyesel kırgınlıklar, sürekli baş kaldırıyor. Yine halsizim, burnum tıkalı. Her kırgınlığım çilek’e de ateş olarak yansıdığı için, çok heves etsem de dışarı çıkmayacağım.

----------

Çilek yaşını geçtikten sonra bir hallerde...

Büyüdüğünü fark ettiriyor ki yakın zamanda gücünü hissettirecek bize. Bir bilirkişi demişti daha yeni doğduğunda. “Ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyorum, şimdi bedensel olarak seni yıpratıyor, büyüdükçe psikolojik olarak savaşacaksınız” diye.

Haklıymış…

Ağlıyor hem de çok. Her şeyi ağlayarak ama çok ağlayarak, kendini hırpalayarak ifade ediyor. Uyku alışkanlıklarımız bozuldu. Kendi uyumak istemiyor, dahası odada yalnız bırakılmak istemiyor. Yırtıyor ortalığı. Yatak başlığının bir yerini kemirmekten boyasını kavlatmış. Yatarken ağladığında emziği verince susardı. Şimdi kafasını sağa sola sallayıp daha da yükseltilmiş tiz bir sesle emziği ağzına sokmama engel oluyor. Şeş kaza kazanıp emziği tıktıysam sinirle çıkarıp fırlatıyor…

Emziğe karşı bunu yapan başka bir insan yavrusu var mı bilmek istiyorum…

Kısacası bu lastik parçası “susturucu” olma görevinin miadını doldurmuş sanıyorum.

19 Nisan 2009 Pazar

Aşk gibi birşey...


Geleceğini ilk haber verdiğin günü hatırladım da birden…

Kalbimin hızla ve delicesine çarptığını, yüzümüm kızardığını alev alev yandığını hissetmiştim. Olmuştu, biz de seçilmiştik işte. Gökten bir meleğin evimizi şereflendirmesi için müjdelenmiştik. Ne mutlu!


Heyecanla beklemeye başlamıştım sonra. Her günü her anı geri sayarak senin geleceğin kucağımı ısıtıp, kokunu evimize, her yere salacağın günü özlemle beklemeye başlamıştım.
Uzun sürdü bu bekleyiş, çok uzun, her gün hazırlandık heyecanla, beklerken hayal ettik, sabırsızlandık, acele ettik…





“Seneye bugün bir bıdık gezecek etrafta, Anne! Baba! Diyecek inşaAllah” dedik birbirimize, düşünmesi bile heyecan mutluluk ise şayet, kendisi nasıl bir huzurdur dedik gülümseyerek…

Ve sen bir yıl önce geldin…

Evimizi şereflendirdin, yüreğimizi ısıttın..

Sen büyüdükçe bir şeyler dinginleşti sanki hayatımızda,

Ben daha sabırlı, daha müşfik oldum, sen akıllandın uslandın…

Bir yıl nasıl da çabuk geçti… Evet buradan bakınca ne de çabuk geçti, ama gaz sancılarıyla sabahın 4’üne kadar ağladığın o gece, ilk aşını olduğun ve kucağımda inleyerek ağladığın o gün, mamanı yedirebilmek için arkanda dolandığım vakitler, uykudan ve yorgunluktan bitap olduğum ama seni uyutabilmek için ayağımda saatlerce salladığım zamanlar, kolikden durdurak bilmeden ağladığın akşam 6 ile 10 arası saatler … onlar hiç de çabuk geçmedi kabul ediyorum. Ama işte annelik bu değil mi? Bana bu şerefi işte bu nazlarınla vermedin mi nasılsa geçip gitmedi mi?

Bu bir yıla sığdırdıklarımızın hangi birisini yazsam, anlatsam… ne desem de sözlerim düşündüklerimi; yazdıklarım ise söylediklerimi tam anlamıyla karşılamıyor.

Ama sen varsın,

Sen gerçeksin,

Sen aşksın!

Yanağını yanağıma dayadığımda, başını omzumdan kaldırmayıp uzun uzun ve sessizce bana yaslandığında her şey anlamını, ifadesini buluyor bende tam manasıyla...

Artık bir yaşında kocaman bir çocuksun çilek kızım :) kucağımdan inmeyi, dünyayı keşfetmeyi öğrendin, o kadar çok şey var ki önünde, tanıyacağın koca bir hayat…


Bu bir yılı elimden geldiğince sana iyi bir örnek, iyi bir anne olmaya çalışarak, elimden geldiğince seni iyi yetiştirmeye gayret ederek, çabalayarak geçirdim. Eksiklerim, hatalarım, yanlışlarım oldu elbette. Ama ben de acemiyim, sen bu dünyaya nasıl ilk kez geldiysen, ben de seninle ilk kez anne oldum, daha iyisi olmaya, seni daha iyi yetiştirmeye gayret edeceğim her daim. Dilerim Rabbim hep güzellikler yaşatsın sana, kötüyü de tanıyarak ama hep uzağında tutarak, durduğun yerde en güzel en hayırlı en özel işleri yapmanı, kıymetini bilen insanlarla karşılaşmanı nasip etsin, seni O’nun rızasına uygun hayırlı bir evlat olarak yetiştirebilmemizi, insanlara hep faydalı olabilmeni, yol göstermeni nasip etsin

Rabbimin izniyle hep bizimlesin


İstediğimiz gibi beklediğimiz gibi bir evlat oldun bize, hep öyle kalasın,


iyi ki doğdun, iyi ki varsın, hep var olasın…

4 Nisan 2009 Cumartesi

Bahar Kelebeği




Havalar ısınmaya başladı, sabahları gözümü ilk açtığımda odanın içini pırıl pırıl ışıtan günışığını özlemişim…


Geçtiğimiz hafta anne günlerimden birinde dersten sonra kütüphaneye gittim, yol çok yoruyor beni, ama iki satır fazladan okuyacak olmak bile kâr geldiğinden sürüne sürüne de olsa gidiyorum işte. Neredeyse 6 yılım o yolları aşındırmakla geçti. Haftanın 6 bazen de 7 günü gittiğimi hatırlıyorum çalışmak için. Haliyle görevlilerle bir yakınlık hasıl oluyor, kütüphane eşrafıyla sıkı fıkı oluyorsunuz. Bu altıncı yılda bakıyorum da, bizim dönemin elemanları devrini kapatmış, yeni nesiller var kimseyi tanımıyorum, yaşlanmak böyle bir şey sanırım…


Bazen eskilerden tanıdık birilerine rastlıyorum ara sıra, çay içip laflıyoruz. Bu gidişimde fakülte zamanından bir erkek arkadaşı gördüm, yanımdan geçip gitti, dip tarafta oturduğum için kalkmak istemedim, dönüp yanıma geldi, mecbur kalktım lafladık biraz, yıllar ne kadar değiştirmiş onu, adam olmuş resmen… iki yaşında bir kızı varmış, şehir dışında oturuyor biliyordum “tez için araştırma yapmaya bir haftalığına izin aldım” dedi. Sonra “e. ve h. de burada” dedi. Nasıl ya!? oldum en yakın arkadaşlarım olurlar fakülteden ve ben o gün kütüphanede olduklarından habersizim, çok uzun zamandır görüşmemiştik üstelik. Hemen h.ye mesaj attım. Yeni çıktım dedi. Biraz sonra baktım e. arkamda. O erkek arkadaş gitmiş bulmuş onu söylemiş benim de orda olduğumu :) valla o olmasa birbirimizden haberimiz olmadan çıkıp gidecekmişiz Allah razı olsun :) neyse çok özlemişim arkadaşımı. Konuşacak o kadar çok şey birikmiş ki. Çıkışta Üsküdar’a kadar yürüdük. Yol boyu konuştuk. Eski günlere gittim birden. Yol bitti laf bitmedi. Formasyon almak için İstanbul’da. Derslerden bahsetti yeni sınıf arkadaşlarından. Tabi biz üstüne yıllar devirdiğimiz için yeni yetme geliyor sınıftakiler ona. Basit tavırlarını anlattı kimilerinin. “Beynim küçülecek diye korkuyorum” dedi bir ara. Saatlerce güldüm bu lafına :)


4 arkadaş çok yakındık biz fakültede. Hala da öyleyiz, araya mesafeler girince görüşemiyoruz o ayrı. İkimiz İstanbul’da ikamet ediyor. Diğer iki arkadaş da formasyon için buradalar. Yıllar sonra yeniden bir araya gelebilmenin heyecanındayız. Daha görüşemedik ama. Biz İstanbullu olanların iki bıdıkı olduğundan mütevellid uygun vakti ve hava koşullarını sabırsızlıkla bekliyoruz.


Geçen sene bu zamanlar heyecan içinde çileği bekliyordum. Gelmedi hala gelmedi, ne zaman gelecek, ay artık doğsa diye heyecanla beklemelerdeydim, vakit korkuturcasına hızla geçip gidiyor.


Hamile iken bir iki pantolona mahsur olmak ve spor ayakkabıdan başka bir şey giyememek, doğum sonrasında feminen tavırlara ani bir dönüş yapmama sebep olmuştu. Bir de nedense vücudumun hep öyle kalacağı bozulacağı yönünde endişelerim vardı her hamile gibi. Ama öyle olmadı 15 gün içinde şuandaki kiloma yani doğum öncesinin 5 kilo fazlasına iniverdim. Bir balon gibi söndüm adeta. Gözle görülür bir kayıptı tam 15 günde 15 kilo.


Herkes nasıl kilo verdiğimi sorup duruyor, ben bir şey yapmadım oysa. Metabolizmam ve belki yeni duruma alışma sürecim böyle gerektirdi.


Kütüphanede de arkadaşlar sürekli hiç çocuk doğurmuşa benzemediğimi tekrarlayıp durdular. Hoşuma gidiyor bu sanırım. Hatta e. “Hiç evli gibi durmuyorsun” dedi. Sanırım hayatımda bir şeylerin değişimi güzel olmasıyla birlikte ben eski özelliklerimi yitirmekten korkuyorum. Hiç doğru bir şey değil oysaki bu. Modern çağın insana kazandırdığı bir hastalık. Hasta bir düşünce itiraf ediyorum. Yaşıma göre daha genç duruyorum ve bundan da memnunum. Sanırım orta yaş bunalımını çok ağır geçireceğim :(


Ne diyecektim;


Yazın gelmesi benim için daha rahat giyinmek anlamına geliyor, spor ayakkabılarımın bir yıldan sonra açılışını yaptım. Canlarım benim çok özlemişim onları…


Not: foto gittiğim kütüphanenin bahçesinden, bir kaç sene önce çekmiştim.

27 Mart 2009 Cuma


Biz geçen hafta parka gittik, salıncağa bindik deliler gibi çığlıklar attık sevinçten, salıncak her havalanıp geri geldiğinde çıldırdık, bayıldık, bayıldık; mest olduk...

Bu aralar fikren ve zihnen büyüdüğünü gün be gün daha iyi anlıyorum çileğin... gel gel yapıyoruz, evden çıkanın arkadasından her iki elimizi de çılgınlar gibi sallıyoruz, kapı çalınca "aaa" diyerek kapıya doğru süratle emekliyoruz.

Sıcağı biliyoruz, ufak bir değmede eli kızardı su topladı bebeğimin, cıs sıcak deyince hemen geri çekiliyor şimdi.

Mikrodalganın delisi, önüne geçip tuşlarına basıyor dakikalarca. alamıyorum başından bir türlü.

Eline ne geçirirse, perdenin ucu, örtü, tşört, bebek bezi, yüzüne kapatıp açıp bize "ceee" yapıyor :)

Bu hafta brüksel lahanası ve nohutun tadına baktık, tepkiler iyiydi elhamdulillah...

Yürümekten eser yok bu arada...


Küsmeyi de öğrendi benim bıdığım ve dahası kıskanmayı da...

Geçen sabah kahvaltı da zeytin tabağına defalarca uzanıp sonunda avuçlayınca babam "hett" diye bir kızıverdi, kızmaz olaydı, dudaklarını büküp bir ağladı bıdığım, ardından tam 15 dk babama hiç poz vermedi, babam sürekli seslendi kucaklamak istedi, "ııığğğ" diyerek kaçtı hep. sen misin bana kızan hesabı :)


Sonra inanılır gibi değil, görmeye gittiğimiz bebeciği kucağımda istemedi, ben de akıl, almışım bebeği kollarıma, aynı çileğe seslenir gibi aynı sözlerle seslenip seviyorum, yavrucuğum da yerde oyun kartlarıyla oynuyordu, benim her sesimi duyduğunda ona seslendiğimi zannedip kafasını kaldırıp bakıyordu, baktı ki sözler ona sarfedilmiyor, ağlaya ağlaya geldi, kucağıma çıktı ve tıpkı bebeği yatırdığım gibi koluma yattı tam 5 dakika...


Söyleseler inanmam, şok oldum kaldım, sen ne kadarlık insan oldun da, annenin başka bir bebekle ilgilendiğini farkedip kıskandın benim canım kızım!!

19 Mart 2009 Perşembe

11 aylık çilek

Ayına bir ay kaldı
Heyecan dorukta…

Çilek her gün biraz daha büyüyor. Haftadan haftaya görenler, bir haftada ne kadar değiştiğinin farkına varıp hayretle dile getiriyorlar, maşaAllah barekaAllah, seviniyorum tabii, bir yandan da buruluyorum.

Çilek bu hafta, mantar ve bezelye yemeğinin tadına baktı ve beğendi maşaAllah, makarna çeşitlerinden de boncuk makarnayı denedik, onu da afiyetle yedi maşaAllah barekAllah…

biz yarın bebecik görmeye gidiyoruz, MP ikinci kez teyze oldu, hastanede gördük tatlı bebeği, ama sevip koklamaya fırsatımız olmadı, yarın mıncık mıncık severiz artık :) özledim yenidoğan görmeyi :)

çileğin anneannesinin evinde favori köşesi, bu çiçeğe bayılıyor. Bu çiçek üzerinden “elleme” sözcüğünün ihtisasını yapıyor kendisi.

Bir de bu aralar işaret parmağını uzatıp hayret nidaları ve çığlıkla “aaaaa” diyor, bayılıyorum :)

Tedarik mucize mucizesine kavuştu rabbimin izniyle, heyecanlı, güzel bir yol onu bekliyor şimdi! Ne mutlu sevgili arkadaşıma, inşaAllah en hayırlı şekilde, sağlıkla kavuşur mucizesine…


9 Mart 2009 Pazartesi

Nete girip su sayfayı karalamaya fırsat bulamıyorum dersem inanır mısınız?
İnanırsınız inanırsınız…



Şubat bitti mart girdi, her ayın 3 ünü 18 ini beklerken, buçuklar tamlar derken bu ayın da üçünde on buçuk ayını da bitirmiş oldu tatlı çileğim…
Bahar gelsin havalar açsın gezelim tozalım sevdasından pırpır iken kalbimiz, yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz hesabı geçiveriyor günler…
Bir sabah oluyor kalktığımı biliyorum bir de akşam çileği yatırıp uzandığımı… Korkuturcasına, baş döndürürcesine hızlı geçiyor zaman, hayat, ömür…



Çilek’in karakteri artık oluşmaya başladı yavaş yavaş. “Bunu yapmak istemiyorum”, “şimdi uyumak istemiyorum”, “onu yemek istemiyorum”, “bu odaya doğru yürümek istiyorum”, “pencereden biraz daha bakmak istiyorum”, “eve girmek istemiyorum” diyebiliyor artık, nasıl mı “ıhh ıhhh” diye direnerek, elinden sıkıca tutup çekiştirirken yukarı aşağı sallanıp tepinerek ve elinden vermeyi istemediği şeyi delice sıkarak… o arada yüksek sesle mızıklamayı da ihmal etmiyor.

Ama dikkati çabuk dağılıyor şükür. Çok inatçı değil şimdilik. Çabuk vazgeçiyor önündekinden. Bazen bu durum o an için işime geliyor olsa da uzun vadede ben tuttuğunu koparan, istikrarlı, ne istediğini bilen, kararlı bir insan olmasını istiyorum. Eee bu zor çocukluk dönemini geçtikten sonra olsun tabi bunlar bir zahmet :P



Çilekte mühim gelişmeler var bu ara.
Çilek 1 haftadır her gün kaka yapıyor. Evet kabızlık ara ara devam ama eskisi gibi doğururcasına yapmıyor şükür.
Bunun sebebi gün boyu elimde muz arkasında gezmem diye düşünüyorum.
Aslında muz kabız yapar değil mi ama benim çocuğum bağırsakları boş olduğundan kaka yapmıyormuş onu anladım. Yemiyor ki velet, ne çıkarsın? Muza karşı sıcak Allahtan, sürekli tıkıştırdıkça günün sonunda e tabi tuvalet ihtiyacı doğuyor.
Bir de önceleri mamasına hiç yağ koymuyordum. (aman gereksiz kilo yapar istemez demekten, hani şişmanlama sınırında ya çocuğum!? inanılır gibi değil yaaa, kendim için de böyleyim, zayıflıktan ölsem kilo alcam aman diye yemem içmem bazen, bizim sülalede var bu korkaklık, babamda, babaannemde… bana da geçmiş işte ahhh genler! Çocuğum böyle olmasa bari!??) Ta ki doktor tereyağ koy, boyunu uzatır diyinceye kadar. Ayrıca mamaya bir süre pekmez yerine şeker koyma kararı aldım lezzette böylesine mühim değişiklikler olunca birkaç gün hatırımız için biraz yedi küçük hanım.
Sonra mı
cıks…



bunun üzerine canım annem güzel annem yeni bir yol bulmuş, çileği öyle uykusuna yatırırken kahvaltı muhallebisini sütlen açıp ucu iyice oyulmuş biberona dolduruyor, çileği emzik eşliğinde sallarken ve küçük hanım yakaza anına yaklaşırken emziği çekip biberonu dayıyor bir iki mırın kırın etse de açlık durumuna göre ve çilek alışkanlıkları bünyesinde dış alem için ufak ama kendisi için büyük adım sayılacak boyutta içiyor ve uyuyor
ben de alıştım bu usule daha çok işime geliyor tabii. Kahvaltı ve gece muhallebileri için saçlarımı yolmama, kavga kıyamet içerisinde mutfak halısı, oturma odası koltuğu batmak zorunda kalmıyor böylelikle. Sen sağ ben selamet çilek kızım ohhhh!



Çilek’i bu ara araba tutmaya başladı birkaç seferdir arabada kusuyor ne oldu anlamadım değişen bir şey de yok hala koltuğunda oturuyor. Bir an önce son bulmasını istiyorum bu durumun. Zira son sefer gerçekten dehşetti. Bir arkadaşımın nişanına davetliydik restauranta bir dönemeç kala bir kustu evlere şenlik! Üç kere arka arkaya, içinde ne varsa çıktı çocuğum, ona mı üzüleyim, benim de üzerimi batırmış olmasına mı, sonuçta akşamın karanlığında bir sokak arasında arabanın tavan lambasının altında soydum taa iç badisine kadar ıpıslak olmuştu. Önce hoşuna gitti soyunmak, sonra korktu sarıldı üstüme uzun zaman giydiremedim bana sarılmasından. Çıplak iken kendisini savunmasız hissetti yavrucum. Allahtan tedarikliydik, çilek öyle düzenli kaka yapmadığından mütevellid, dışarı çıkarken pek çanta almayız yanımıza, yani almazdık. Böyle şeyler de hiç gelmezdi aklıma. Cahil cesareti.
Neyse
Sonuçta yanımızda o sırada kot ceket ve kot bir pantolon olduğundan kızım bütün nişan ekibi tarafından erkek zannedilmeye devam etti, neye niyet neye kısmet, o kadar da özene bezene elbise giydirmiş süslemiştim kızımı…



Minimini bir kuş şarkısı pek favori çilek için, yemek yerken bilmem kaç kez bu şarkıyı söylüyoruz. Artık dilim rutine bağladı, habire kırık plak misali çalıyor. Gece yatıyorum zihnimde minimini bir kuş, sabah gözümü açıyorum dilimde kuş, öyle geçiyor vakit.


Her çocuk birbirinden çok çok farklı bu bir gerçek. Çilek yemek yeme konusunda beni çileden çıkarırken katı yeme konusunda da bir o kadar maşaAllahı var. Az önce bir boru makarnadan fazlasını yedi mesela. Kaşığımla böle böle verdim ağzına kah ısırdı kah emdi kah damağı ile ezdi öyle böyle yuttu. Tabii ki bunda 5 dişe sahip olmasının etkisi büyük ama, şu da bir gerçek çileğe bugüne kadar hiçbir şeyi robotlayarak vermedim. Önceleri vitamin kaygısıyla bundan kaçınsam da, daha sonraları katı yeme alışkanlığı kazanmasını istediğimden devam ettim. Kimi zaman kustu, çoğunlukla ağzında büyük bulduğu şeyi tükürdü ama, öyle böyle bir mesafe kat etti. Hala tükürdüğü ve kustuğu olsa da ara sıra örneğin meyvelerini çoğunlukla ısıra ısıra yiyor, zaten kaşığa oldum olası ısınamadı.




Bir önceki postta Zülâl’in Dünyası kilomuzu merak etmiş. Çilek 7.700 civarlarında boyu da 71 cm.


Bu arada davet konulu postuma gelen yorumlardan sonra hazırladığım masa hakkında geç de olsa şu açıklamayı yapmak isterim, masadaki 3 çeşidi ben yapmadım, 3 çeşit salata da çok kolaydı, dolayısıyla kendisini maharetli hanım gibi gösteriyor olmaktan utandım. Yok öyle bir şey bayanlar, tamam mutfakta zaman geçirmeyi pasta böreğe kendimi vermeyi severim ama zannedildiği gibi değil, herkesin ayarınca…

Bu post 3 seferde yazıldı, pek daldan dala oldu okurken yorucu oluyor affola…

1 Mart 2009 Pazar

Birkaç gündür her şey çok farklı…

Çileğin varlığı daha güzel daha bir anlamlı…

Çilek bir iki gündür içimi ürperten, kulaklarımdan kalbime ılık ılık bir şeylerin akmasına sebep olan bir şey söylüyor…

Duyduğumda ağlamak, onu kucağıma alıp, göğsüme sıkı sıkı bastırıp öpüp koklayıp “canımın içi!” diye haykırmak istediğim bir söz bu…

Çilek üzerine basa basa uzata uzata “annn-neee” diyor…

Allahım bu ne kadar güzel bir kelimeymiş böyle!!

Her söyleyişinde ağzını yüzünü öpüp öpüp koklamak, bir kez daha söylesin diye gözünün içine bakmak beklemek…

Bilmiyorum ne kadar bilinçli söylüyor ama benim için onun ağzından bunu duymuş olmak bile yetiyor.

Canımın içi, güzel kızım benim!

Bu günü nasip eden rabbime şükürler olsun…

18 Şubat 2009 Çarşamba

on aylık çilek

Çilek bugün tam on aylık…
On aylık koca bir bebek!

Diyemeyeceğim tabii ki çünkü minyon ufak bir bebek… Ayının çok gerisinde kilosu. Dolayısıyla dışarıda bir yerlerde kimse onun on aylık olduğunu tahmin etmediğinden, tavırları hareketleri çok dikkat çekiyor, böyle ufak bir bebek bu kadar net tavır sergiler mi hesabı… ayrıca kızımı erkek zannediyor her gören çok bozuluyorum :( pembeler içinde, montu, beresi, emziği bile pembe, ama inatla erkek mi diye soruyorlar yaaa! (Evet oğlum o benim, çok kız olsun istemiştim de pembelere boğuyorum böyle töööbe )

Çilek başından beri ağzının yolunu bilmeyen bir çocuk (çocuk oldu mu yaa yoksa hala mı bebek? Sahi bebekler ne zaman çocuk olur bu da ayrı bir tartışma mevzusu) bugüne kadar eline aldığını ağzına götürdüğü o kadar az vakidir ki bir elin parmakları sayısını geçmez, bu sebeplen eline elma armut havuç tutuşturmuşluğumuz ağzına soksun oyalansın fark etmeden iki lokma bir şey yesin demişliğimiz yoktur maalesef :( bu durum yeme alışkanlığı kazanmasını da olumsuz etkiliyor haliylen. Son bir ayımızı elinde bir şey tutmayı ve ağzına götürmeyi öğretmekle geçti ki eh işte bir arpa boyu yol gitmişliğimiz var. Unutmadan biberonunu da hala kendisi tutamıyor :(


Çok kucakçı oldu bu aralar. Ama sürekli benim kucağımda. Korkuyorum böyle devam eder diye. Yerde ya da başkasında durmuyor ıh ıh yapıp atlıyor bana. Bir kaç blogda 2-3 yaşına kadar böyle olduklarını okuduklarım var umarım geçici bir huydur.


Yürümeye hiç yanaşmıyor çilek. Daha doğrusu korkuyor. Tay bile durmadı daha hiç. Bazen elindekinin aşkına kendini unutup birkaç saniye dursa bile fark edince korkudan ya yere bırakıyor kendini, ya da en yakınında kim varsa üstüne atlıyor.


“El şiminik!” dediğimiz anda el çırpmaya başladı. Çok tatlı oluyor böyleyken :) bir de kapıdan çıkana kendi usulünce bir el sallayışı var harika :)


Sokak, gezme delisi bir çocuk, memnunuz tabi bu durumdan :) yoksa gezme delisi annesinin işi çok zordu. Dışarı çıkmak için hazırlandığımı çok iyi anlıyor artık. Üzerimi giyinmeye başladığım anda, ne yerde ne başkasının kucağında durmuyor. Yerdeyse bacaklarıma tutunup ayağa kalkıp, parmak ucunda yükselip kollarıyla bacaklarımdan yukarı sarılıp zıp zıp zıplıyor beni de al diye :)


“Hayır, cıs, yapma, elleme” kelimelerinden anlıyor.


Geçen gün bilgisayar başındayım benimle ilgilen diye huysuzlanırken kolumu ısırdı. Canım yandı çığlık attım ve kızdım. Kahkahayla güldü sonra tekrar aynı hızda ısırdı. Yine bağırdım yine kahkaha attı. Bunu peş peşe üç kez yaptı ve kahkahalara gömüldü. Oyun sandı bosduruk. Umarım ısırma huyu olan bir çocuk olmaz


Hala kabızız :( granül içiyor düzenli. Kaka günlerimiz 1 haftadan 3-4 güne inse de hala kabız olarak yapıyor.


Aşımız artık 13. aya kadar yok. O zamana kadar doktor yüzü görmek istemiyoruz. Umarım sağlıklı olur da gerek kalmaz. Kilosu zaten artmıyor fark ediyorum. Olmadı arada çok merak edersek sağlık ocağına uğrarız.


Ev gezmelerini bekliyoruz hasretle. Havalar bir ısınsın. Annesi tezini azıttı zaten hiç bahsetmesin burada. Dersler dese eh işte kör topal gidiyor. Aklımız fikrimiz gezmede. Geçen yaz tatil yapamadığımızdan bu sene acısını çıkarmayı umuyoruz bakalım. Onun dışında fakülte arkadaşlarımla ayda bir toplanmaya karar verdik. Geçen hafta sonu da bendeydiler. Çok güzel bir gündü. Ama pek çoğu ilk kez geleceği için heyecan ve stres artı çok iş yapmaktan yorgun düştüm. Her yorgunluğum bana grip olarak geri döndüğünden boğazlarım şiş derse gidememiş halde oturuyorum şu an evde.


Bir önceki hafta da annemin bir komşusu çileği görmeye geldi arkadaş toplantısında çekemediğim fotonun bir ikizi bu. Menü hemen hemen aynıydı da :)

13 Şubat 2009 Cuma






%55 blog bağımlısı çıktım.

acaba hangi soruya verdiğim hangi cevap bu sonucu doğurdu ki?

gayet normal cevaplar verdiğimi düşünüyordum

hımmm...

İş başında Çilek

İlk kırığımız,





hayırlı olsun...

8 Şubat 2009 Pazar

Gezgin Çilek

Çilek bugün ilk kez bir müzeye gitti. Birlikte Panorama 1453 müzesini ziyaret ettik. Her şey muhteşemdi. İstanbul’da yaşayan-yaşamayan, Türk olan-olmayan her vatan evladının görmesini şiddetle tavsiye ederim. Orada da çoluk-çocuk, yaşlı-genç her kesimden insanı görmek beni çok mutlu etti.

Müzeden bir kare...
gökyüzünde Fatih Sultan Mehmed

Çilek sokakta ilk adımlarını hafta içi atmıştı. Bugün de ellerinden tuta tuta küçük hanıma müze içi turu attırdık.



Dışarıda adımladı ya biraz hani,

ee artık küçükhanımın pabuçları da ayakkabılıktaki yerini almalı (!)

Bu da bu sabahtan bir görüntü...

Evin içinde yalnız başına bırakamaz oldum,

o nerde, ben peşinde, birlikte evi turluyoruz.

emeklemesi değil zor olan; bir yere tutunup ayağa kalkması asıl...

sonra "küüttt" diye bir ses geliyor, bir koşuyorum ki küçük hanım kafasını, parke, taş, fayans, halı ne bulursa oraya çarpmış :(

--------






Çamaşırlarının iyi yıkanıp yıkanmadığını kontrol eden çilek :P

7 Şubat 2009 Cumartesi

Çılgın çilek

Gece uykularımız perişan durumda…
Saat başı uyanıp çılgınlar gibi eti koparılmışçasına ağlar mı nerdeyse 10 aylık bir bebek???
3 gecedir hali pür melalimiz bu… Yeni bir dişin yola çıktığını düşünüyorum of ne zaman kurtulucaz bu diş sendromlarından???

Kız çocuğu sahibi olmak çok zevkli, alış veriş yaparken yani.

Genelde reyonların 3 de 2 si kızlara ayrılmış oluyor ve rengarenkler.

Her kız anası gibi ben de çileği süslü püslü giydirmeyi seviyorum. Tokası, ayakkabısı, fırfırlı elbisesi vs. ama bir yandan çocuğuma eziyet ettiğimi düşünüyorum. Zira ben ev içerisinde sürekli rahat giysilerle dolanmayı seviyorum, tık tık giyinip bir yere gittiğimde “aman bir an önce eve dönüp mis gibi eşofmanımı giysem” diye geçiriyorum içimden, hele topuklu ayakkabılar kabusum, genelde dışarı çıkarken kot pantolon ve spor ayakkabı bana yetip de artıyor bile. Aynı şeyleri çileğin de hissettiğine eminim. Üstelik onun altında kocaaa bir bez torbası da cabası. Onu süsleyip giydirdiğim zaman sadece kendi göz zevkime hitap etmesi için bunu yaptığımı ve onu sırf bana hoş gözüksün diye daralttığımı düşünüyorum. O ne anlayacak ki ne giydiğinden. (ilerde bal gibi anlayacağından eminim tabii de yine de o zaman bile giydikten bir süre sonra çıkartmaya yelteneceği de kesin.) En güzeli tulum giydirmek. Çocuğu tutması kavraması da kolay oluyor. Özellikle daha ufak zamanlarda “aman beli bıkını açıldı” gibi bir dert olmuyor. Ama yine de aklım süslü kıyafetlerde kalmıyor değil. “Kızımı giydirmedim böyle” diye aklımda kalacak diye de hayıflanıyorum. Yukarı aşağı sakal bıyık meselesi…

Çilek iyice zayıfladı. Kilo almıyor ama boyu uzuyor. Solucan gibi bir şey oldu. Eski resimlerine bakıyorum da suratı tombul tombulmuş kuzumun :( şimdi çırpı gibi kolları bacakları…

Kendimi teselli etmenin yollarını bulmaya çalışıyorum. Mesela aydan aya çok büyümeyen bir bebek için giysiler küçülmediğinden sık sık üst baş almanıza gerek kalmıyor. Ayrıca kucakta taşıması da çok kolay oluyor. Hiç “kolum ağrıdı, aman” demiyorsunuz. -kendini düşünen bencil anne modeli :(-

Bir önceki postta ki resimler de evet Pembeli’nin tahmin ettiği üzere yemek esnasında oyalama objelerimiz. (Gülmira’nın bildiği üzere de soldaki çilek hanım)

Çilek ne kadar aç da olsa farkında olduğu zamanlar ağzını kaşığa asla açmaz. İlgisini dağıtmak gereklidir böyle durumlarda. (tv de reklam izletilen çocuklar örneğin. Ama biz tv mizi çilek doğduğunda evden gönderdiğimiz için istesek de böyle bir şansımız yok) yedirirken oyalama taktikleri arasında eline meşgul edici bir obje tutuşturmanın işe yaradığını gördüm. Önceleri bu çıngırak oyuncaklarıydı ki kendilerine göz aşinalığı kazandığından artık ilgilenmiyor küçük hanım. Onun yerine daha önce görmediği ses çıkaran görüntü değiştiren renkli başka unsurlar bulma keşfine çıktık. Bunun için yemekten bir süre önce mutfağın bilumum çekmecelerinden farklı renk ve özellikte cisimler topluyoruz. İlk olarak tatlı ya da çay kaşığı veriyordum eline ki bu hala işe yarıyor. Sonra resimdeki diğer objeler ki favorimiz bonbon şekerleri. Hışırtılı ve renkli haline üstelik elinde rahatça kavrayabilmesine tav oluyor kızım. Ama dikkat edin objeleri tek tek ve sırayla verin eline. Biriyle ilgilenmeyi kestiğinde diğerini verirken bir öncekini mutlaka ortadan yok edin. Böyle böyle yemek süresince biz tüm objelere birkaç tur attırabiliyoruz :P

Yalnız sanıyorum bu objelere de göz aşinalığı kazanmak üzere. Elinde tuttuğu zaman dilimi iyice küçülmeye başladı. Evin farklı mekanlarından yeni objeler derlemek lazım… :S
İşin güzel yanı şu ki kızıma evi tanıtıyorum böylelikle. O da meraklanıp sağı solu kurcalamayacaktır çekmecede daha önce tanıyıp bildiği eşyaları görünce. (sen öyle san denildiğini duyar gibiyim)

Bir diğer taktik de birlikte yemek yemek ki bu daha çok işe yarıyor. Zaten uzman tavsiyesi: çocuğunuzu sofraya oturtun ve birlikte yiyin. Hakikaten ağzını daha kolay açtığını göreceksiniz (tabi yemek istiyorsa. Ki biz bahsettiğim üzere karnı aç olsa da yemeyenler grubuna dâhiliz) sizin ağzınızda iştahla kaybolan kaşığı gördükçe hipnoz olmuşçasına o da ağzını açacaktır. Mesela bir tabak yoğurt alıyoruz elimize. Bir kaşığı yağlana ballana ımmm ede ede ben ağzıma atıyorum ardından bir kaşığı çileğin ağzına tıkıyorum

Böyle böyle oyun kandırmaca geçiyor işte günler…

2 Şubat 2009 Pazartesi


video

Mail olarak gelen bir video.

Tam anlamıyla korkunç,

Çocuklarımızı neye yönlendirirsek onun meyvesini alacağımızın en büyük kanıtı...

Öncelikle geçmiş olsun mesajları için çok teşekkür ederiz. Şimdi çok iyiyiz. Hamdolsun. Bizim için bir ilk olduğundan çilek de ben de çok zorlandık. O da ne olduğunu anlamadı. İnleyerek serildi kucağımda kuzum. Ama geride bıraktık çok şükür, merak eden, dua eden herkese çok teşekkürler.

Esracım sana da malum olmuş herhalde :) teşekkür ederiz tekrardan.


arkadaş toplantısı :)
---------
Bugün paşanın doğum günü, yine çalışarak kutlayacak :(
---------

Her sene başında olduğu üzere tarih atma konusunda sorun yaşıyorum. Fotoğraflara 2008li tarih atarken buldum kendimi…

Çileke ait bütün resim ve video görüntülerini mutlaka tarihliyor ve en az haftada bir resim ve video görüntüsü almaya gayret ediyorum. Bu daha da sık olabiliyor bazen. Bazen aynı gün çekilmiş video ve fotolar birikiyor. Tarih atarken kafayı yiyorum 01.01.2009, 01..01..2009, 01..01.2009. 1.ocak.2009, 1..0CAK..2009… vs. böyle uzuyor saçmalıklar listesi…

Çilek uyuyor şu anda. Ben de kendime ait zaman diliminde ne yapacağını şaşırmış danalar gibi evin orasına burasına saldırıyorum. Bu “kıymetli” vakitlerimi ev işi gibi gereksiz unsurlarla öldürmemeye karar verdim. Ya net başında blog gezip dizi izliyorum, ya ders çalışıyor ve ya kitap okuyorum aa unutmadan bazen de banyo yapıyorum tabii :))

Uyku demişken 9. ayımıza girmemizle birlikte bir gazete haberinde okumamla “tamam yeter artık vaktidir” diyerek çileğin gece uykusuna kendi başına yatma çalışmalarına başladım ve hayatımızda çok olumlu gelişmeler oldu.

Nasıl mı?

Öncelikle beni tanıyanlar çileği uykuya yatırma konusunda ne kadar zorlandığımı bilirler 9 ay boyunca ne yöntem denediysek başarılı olamadık. Her seferinde çilek ağlamaktan yıkılır sonunda bayrağı düşürür ve uyurdu. Buna kendi başına yatmak da dâhil, ama o zaman bizim yatağın üzerinde, ben yanına uzanmış olarak ve gündüz uykuları için yatıyorduk. Velhasıl ayakta sallamak, battaniyede sallamak, pışpışlamak hiçbir işe yaramaz, uykudan öldüğü halde sanki zorla uyutuyormuşum gibi direnir, tepinir, gerinir, bir yandan bir elimle onu mu zapt edeyim; diğer yandan hızlı hızlı ayaklarımı mı sallayayım bilemez, sonunda o uyuduğunda ben de dayak yemişe döner, her tarafım ağrırdı.

Artık öyle değil…

İşe çileğe bir uyku tulumu almakla başladım. Evet biz uyku tulumunu yaklaşık 2 aydır falan kullanıyoruz. Öncesinde böyle bir şey aklıma bile gelmemişti (ne biçim anneyim yaa) uyku tulumu gece uykularımıza da yaradı. Üstünü açarak uyuyan çilek sanırım bir de üşüyünce, ya da üzerindeki battaniye yüzünden sağa sola dönemeyince uyanıyordu. Şimdi üstünü açsa bile (ki örtmeme gerek kalmıyor zaten) sağa sola çok rahat dönebildiğinden ve üşümediğinden (sanırım) daha uzun aralıklı uyuyor. Bu bana gece de 3 kere kalkma lüksünü verdi (öncesinde 6-7 kere kalktığını söylememiştim sanırım)

Sallanmadan gece uykusuna yatmaya gelince, bu kısım hiç de korktuğum gibi kavga, kıyamet, ağlama, zırlama eşliğinde olmadı. Ağladı tabii ama daha çok sitemkâr ve uykulu bir tonda. Rutine bağlandıktan sonra ilerleyen günlerde düzenimiz oturmaya başladı. Arada yine eski huysuzluğu tutsa da %80 başarılı buluyorum bu durumu.

Önce gece yatışı için altını temizliyorum. Tulumunu giydirip, karanlıkta emziriyorum. Zaten uyku moduna girmeye başlıyor. Bazen de girmiyor. Oynuyoruz biraz karanlıkta sessizce. Sonra onu yatağına bırakıp hiçbir şey olmamış gibi odadan çıkıyorum. Lavaboya gidiyorum. Tabii şiddetli bir ağlama başlıyor. Bu süreyi bilerek lavaboda geçirdiğim için duymamış oluyorum (vicdansız anne) çilek çoktan ayağa kalkmış, antreyi rahatça görebildiği yatak başlığı kısmına tutunmuş ağlıyor oluyor. Yanına gelip okşayıp öpüp emziğini verip tekrar yatırıyorum. O yine ağlayarak ayaklanana kadar ben yatma hazırlıklarımı yapıyorum. Üzerini değiş, dişini fırçala, saçını tara. Bu sırada antrede gezindiğimi, odaya girip çıktığımı görüyor. Konuşmak yok. Her ayaklandığında tekrar yatırıyorum. Emziğini veriyorum. Bir süre pışpışlıyorum yattığı yerde.

İlk gece çok aşırı ağlamadı, ama uykuya dalması 30 dakikayı buldu.

Haa bu arada ilk gece yatışında ve gece emmek için uyandığı saatlerde onunla birlikte yatağına girdiğimi de ekleyeyim :)))

Bu rutini bir haftaya kalmadan yerleştirdik hamdolsun. Tekrar bozulmamasını umuyorum.

Hafta içi annemde kaldığımda zorlanacağımızı sanmıştım ama öyle olmadı. Onun için hazırlanmış yatakta yine aynı şekilde uyudu. Bazen çok uykusu olduğundan krize bağlıyor ağlamayı. Tekrar emziriyorum susuyor.

Bu durum gündüz uykularımıza da olumlu yansıdı. Sallarken daha kısa sürede uykuya dalıyor, hem de direnmeden. (Gündüz ayağımda sallıyorum evet, bu durum gece uykusunun farklı bir şey olduğu bilgisini pekiştiriyor)

Umarım bu düzen böyle devam eder.

Uygulamayı ta doğumdan öncesinden düşündüğüm halde, gazıdır koliğidir, aman 3 ayı geçsin yok bi 6 aylık olsun daha iyi olur diyerek ertelemiştim. Hata etmişim. Tavsiyem bu yöntemi kullanmak isteyenler için mümkün olduğunca erken başlasınlar işe, özellikle dönmeye hatta ayağa kalkmaya başladıkları zaman daha da zor oluyor çünkü.

Son olarak en önemli şey ağlamaya dayanıklı olmak. Biz çok zorlanmadık şükür. Ama sizin bebeğiniz daha çok ağlayabilir. Bu sizi yıldırmamalı ve denemeye devam etmelisiniz. (ciğerleri açılıyor diyerek kendinizi avutun) Çünkü bu durumda bebeğinize “yeterince ağlarsam beni alıyor” mesajını verecek ve tekrar en başına dönmenize ve bir dahaki denemede daha çok zorlanmanıza sebep olacak.

Bir tavsiye daha;

Uygulamaya geçmeden önce eşinizi de bilgilendirin ve kararlı olmasını isteyin. Çünkü “çocuğumu üzüyorsun” diyip müdahale ederek programınızı mahvedebilirler.

Bu fotoğrafın ne ifade ettiğini bir sonraki postta yazacağım, tabi tahminlere açığız :)